☆TÜRK TİM☆
☆☆☆☆TÜRK TİM☆☆☆☆  
 
  A T A B E Y L İ K L ER 21.11.2019 21:25 (UTC)
   
 

 

Fars Atabeyliği(Salgurlular) (1147-1284)

Selçuklular'ınbaşlangıcından beri İran'ın Fars bölgesinde hizmet gören Oğuz Salgur (Salur)boyundan Atabey Sungur'un Irak Selçuklu sultanı Mes'ud zamanında istiklâl ilân etmesiile kurulmuştur (1147). Başkent Şîrâz şehri idi.
Sungur'un ölümü(1116)'nden sonra oğlu Zengî Irak Selçuklu devletini tanımak zorunda kaldı ve budurum Selçuklu Devleti yıkılıncaya kadar (1194) devam etti. Kardeşler arası mücadeledeüstünlük sağlayan Sa'ad I. (Zengî'nin oğlu) 1203'de Salgurlu hükümdarı oldu. Ülkesiniimâr etti.
Bir ara Harezmşahlar'aesir düşen Sa'ad (ölm. 1231)'den sonra oğlu Ebû Bekir (ölm. 1260) geçti. İranlışâir Sa'dî-i Şirazî ünlü eserlerini bu atabeyin himayesinde yazmıştı. Atabeylikİlhanlı Moğollar'a tâbi oldu. Daha sonra Sa'ad II'nin kızı, Moğol hükümdarıHulagu'nun oğlu ile evlendi ve bu hâtunun 1284'te ölümü ile sülâle nihayet buldu.

Azerbaycan Atabeyliği: İl-Denizliler (1146-1225)

Aslen Kıpçak Türkleri'nden olup, Irak Selçuklusultanı Mesud zamanında bu devlette vazife alarak, kudreti sayesinde idare kademelerindederece derece yükselen Şemsüddin İl Deniz, Azerbaycan umumî vâlisi iken, Gürcü veAbhaza saldırılarına karşı koruduğu, hattâ Erivan ve Şirvân havalisini de Selçuklular'abağladığı bu bölgeyi, 1146'dan itibaren müstakilen idareye başlamış ve bir sülâlekurmuştur. Sultan Tuğrul II'nin dul kalan zevcesi ile evlenerek Selçuklu âilesinegirmiş olan İl Deniz'in merkezi Tebriz şehri idi.

Nahçıvan ve Gence de buraya bağlıidi. Sultan Arslan-şah zamanında "atabek-i a'zam" diye anılan İl Deniz'iniki oğlundan Cihân Pehlivan devletin "baş-hâcip"i, Kızıl Arslan Osman daordu bakanı olmuşlardı. İl Deniz'in ölümü (1175)'nden sonra, Cihân Pehlivan yalnızAzerbaycan'ın değil, bütün Irak Selçuklu sultanlığının en kudretli adamı hâlinegeldi. "Hâkan-ı Acem" ünvanını taşıyordu.

60-70 kadar"bende"si bütün memleketi kontrolleri altında tutuyorlardı. Daha sonra kardeşiOsman da bir aralık kendini "Irak Sultanı" ilân etmişti (1191). Bunun oğluEbû Bekir 1200'e doğru Hemedan'a, hattâ Isfahan'a kadar nüfuzunu genişletmişti.Fakat 1211'de Azerbaycan Atabeyi Özbek Harezmşahlar'a bağlanmak zorunda kaldı ve CelâleddinHarezmşah'ın Tebriz'i zapt etmesi ile (1225) atabeylik sona erdi, arkasından memleketMoğollar tarafından istilâ edildi.

Erbil Atabeylikleri: Beğ-Teginliler: (1146-1232)

Musul Atabeyi Zengî'nin Musul vâlilerinden olanZeyn'üd-din Ali Küçük, Zengî'nin ölüm tarihinde (1146), Erbil merkez olmak üzere,Şehr-i Zor, Hakkâri, Sincar ve Harran'a sahip bulunurken, ömrünün sonuna doğru, adilolması sebebiyle ülkesini Musul atabeyi Mevdûd'a bırakarak, Erbil'e çekilmişti(1167).

Oğlu Atabey Muzaffer'üd-din Kök-böri, önce Musulatabeyi Seyf'üd-din Gazi II'nin hizmetine girdi, sonra Salâh'üd-din Eyyûbî ile işbirliğiyaparak, yardımına karşılık Urfa'yı aldı (1183) ve onun kızkardeşi ile evlendi(1185).

Salâh'üd-din'in ölümü(1193) üzerine tamamen müstakil olarak, komşuları ile ve Eyyûbîler'le dostça geçinmek,birkaç Moğol akınını püskürtmek suretiyle ülkesini korudu. Kök-böri 44 sene sürenatabeyliği zamanında memleketini imâr etti. Bir ara Anadolu Selçukluları'na tâbiolan Kök-böri'nin ölümü (1232)'nden sonra, kendisinin vârisi olmadığı için,Erbil atabeyliği toprakları, vasiyeti gereğince, Abbasî halifeliğine intikal etti.

Şam Atabeyliği: Börililer: (1128-1154)

Suriye'de Selçuklu atabeyi, Haçlılar'la mücadelesindendolayı "Seyf'ül-İslâm" diye anılan, Tuğ-tegin'in öldürülmesi (1128) üzerineyerine geçen oğlu Tâcüddin Böri önce bâtinîliğin bir kolu olarak Suriye'de gelişenİsmâîlîler'le uğraştı.

Çünkü bunlarKudüs'ün Haçlı kıralı ile anlaşmış, Şam'ın Franklar'a geçmesine yardımcı birduruma girmişlerdi. Böri, 20 bin kadar İsmâîlî'yi kılıçtan geçirmek suretiyle Şam'ıkurtardı, fakat kendisi de bir İsmâîlî tarafından öldürüldü (1132).

Yerine arkaarkaya atabey olan ve memleketlerini Zengî oğullarından korumağa çalışan İsmâîl,Mahmud ve Mehmed adlarındaki üç oğlundan sonra (1139), bunlardan Mehmed'in oğluAtabey Mucîrüddin Abak da aynı siyâseti güderek varlığını muhafazaya gayret etti.Sonunda zayıf Şam atabeyliğine Nûrüddin Mahmud (Musul Atabeyi) tarafından Şam'ı işgaledilmesi ile, son verildi (1154).

Musul-Sincar-Haleb Atabeyliği: Zengîliler: (1127-1259)

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın Haleb vâlisiAk Sungur (ölm. 1094)'un oğlu İmâdüddin Zengî, Irak Selçuklu hükümdarı Mugîs'üd-dînMahmud tarafından Musul vâlisi tâyin edilmiş (1127). Zengî Cizre kalesini,Nusaybin'i, Sincar ve Harran'ı aldıktan sonra, Haçlılara karşı müdafaa ettiğiHaleb'i de kendisine bağlayarak kuzey Irak'tan Akdeniz'e kadar uzanan bir devlet kurdu(1128-1146).

Başlıca gayesi Suriye Frank iktidarına karşı birMüslüman Türk birliği meydana getirmekti. Hama'yı (1130), Antakya Haçlı Prensliğielinden Kefertâb ve Maarrat'un- Numâniye gibi kaleleri aldı. Trablus Haçlı kontluğundakiBa'arin kalesini kuşattığı zaman, üzerine gelen Kudüs kıralı Foulque d'Anjou'yu mağlûpve esir etti (1137).

Sonra mücadeleyedevamla, Urfa'yı ele geçirerek Frank kontluğunu ortadan kaldırdı (1144) ki, bu mühimhâdise Avrupa'da kral ve imparatorlar idaresindeki II. Haçlı seferinin hazırlanmasınayol açmıştır.

Zengî'nin oğlu NûrüddinMahmud Haleb'de, öteki oğlu Seyfüddin Gazi I, Musul'da idi. Babalarının ölümü(1146)'nden sonra bunlar atabeyliği iki kısım hâlinde idareye başladılar. Halebatabeyi Mahmud, Haçlılar'ın karşısına çıkan büyük kumandanlardan biri olarak tanınmıştır.Antakya Haçlı prensi Raymond de Poitiers'yi mağlûp (1149) ve topraklarının mühimbir kısmını işgal eden Mahmûd, 1154'de Şam atabeyliğini de kendine bağlamış,sonra dikkatini vatan müdafaacısı sünni Türkler'e sırt çeviren Şiî Arap Fatimîlerelindeki Mısır'a çevirerek orada vezir Sâver'in işbirliği yaptığı Kudüs kıralıBohémond III'ü mağlûp ederek Türk hâkimiyetini tesise çalışmıştır (1164).

1167'de NûrüddinMahmud'un gönderdiği Şirkûh, Mısır'da faaliyette bulundu, bunun beraberindeki Salâhaddin(Eyyûbî) Mahmud'un temsilcisi olarak idareyi ele aldı (1171). Fâtımî devleti tarihekarıştı. Mahmud'un ölümünden (1174) sonra Şam ve Haleb atabeylikleri Eyyubî âilesineintikal etti.

Musul'a gelince, SeyfüddinGazi'den kardeşi Mevdûd'a geçen bu bölgede, Sincar Zengî II'ye verildi. Bunun kardeşiMes'ud zamanında, Musul ve Sincâr Eyyûbî tâbiiyetine girdi (1186). Nihayet bütün bölgeMoğol İlhanî devleti tarafından işgal olundu (1259).

Hârezmşâhlar

Hazar denizinin doğusunda Ceyhûn (Amû Deryâ)nehrinin aşağı mecrâsının her iki tarafında bulunan ülkeye Hârezm ismi verilmiştir.Bu ülkenin başkenti Gürgenç (veya Gürgânc-Ürgenç)'dir.

Adı geçen bölgeye hâkim olan veyaidare eden kimselere verilen unvan ise "Hârezmşâh"dır.Tarihçilere göre Hârezmşâhlar tarihi esas itibarıyla dört kısma ayrılmıştır.
Afrigîler, İslâm'dan önce mevcut olup 995 yılına kadar devam etmiştir.


Me'mûnîler (995-1017)
Altuntaş ve oğulları (1017-1041)
Hârezmşâhlar Devleti (1097-1231)

Hârezmşâhlar Devleti’nin Kuruluşu 

Sultan Alp Arslan zamanında (1063-1072) Selçuklularbu bölgeyi zabtetmişler ve saraylarında vazife gören Taşt-dârların tahsisatını Hârezm'ingelirinden vermişlerdi. Hârezmşâhların atası Anûştegin bir Türk memlûku idi.

Emîrlerden Bilge Tegin tarafındansatın alınarak Selçuklu sarayına getirilmiş kısa zamanda zekâsı ve çalışkanlığıile kendini göstermiş ve Taşt-dâr tayin edilmişti. O da saraydaki vazifesi sebebiyleHârezm'in gelirinden yararlanıyor, fakat görevini bırakamadığı için merkezden gönderdiğinâibleri vasıtasıyla bu bölgeyi idare etmişti.

Daha sonra SelçukluSultanı Berkyaruk devrinde (1094-1105) bu bölgeyi İkinci (Ekinci) b. Koçkar adındabir valinin idare ettiğini, fakat bu şahsın öldürülmesinden sonra (1097), Anûştegin'inoğlu Kutbeddîn Muhammed'in "Hârezmşâh" tayin edilmesiyle, HârezmşâhlarDevleti'nin kurulması için ilk adımın atıldığı söylenebilir.

Kutbeddîn Muhammed,ölümüne kadar Selçuklulara sadık bir şekilde Hârezm'i yönetmiş, bölgedeki nüfuzve kudretini çoğaltmağa çalışmış ve bunda da muvaffak olmuştur. KutbeddînMuhammed, Sultan Sencer'in sarayına bir yıl kendisi gider, ertesi yıl da büyük oğluAtsız'ı gönderirdi. Ayrıca bu ziyaret sırasında Hârezm'in yıllık vergisini,hediyelerle beraber, Sultan Sencer'e takdim ederek bağlılığını gösterirdi. Ölümündensonra, Sultan Sencer yerine oğlu Atsız'ı "Hârezmşâh" tayin etti (1127).

Atsız Dönemi (1127-1156) 

Atsız ilk zamanlarda Sultan Sencer'e tam bir bağlılıkiçinde hareket ederek onun bütün seferlerine katılmıştı. Ancak kendi nüfuz vekudretini yaymak için Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan çok önemli merkezlerizabtetmesi, bağımsızlık emelinin bir delili kabul edilmiş, bu sebeple Sultan Sencer1138 yılında ilk Hârezm seferine çıkmıştı.

16 Kasım'da yapılan savaşta Hârezmordusu Selçuklu kuvvetleri karşısında tutunamayarak daha başlangıçta dağılmağa yüztuttu. Ordusunu toparlayamayan Atsız kaçmağı tercih etmişti.

Bu suretle bütün Hârezm'itekrar itaat altına alan Sultan Sencer, bu bölgeyi yeğeni Süleyman'ın idaresinevererek Merv'e döndü (Şubat 1139). Daha sonra geri dönen Atsız'a karşı koyamayan Süleymân,Hârezm'i terke mecbur kaldı. Fakat bu sırada Doğu Türkistan'da devlet kurmuş olanKarahıtayların ortaya çıkması, Atsız'ın tekrar Selçuklulara yakınlaşmasına,dolayısıyla Sultan Sencer'e yeniden bağlanmasına yol açmıştı.

Ancak Sultan Sencer'in1141 yılında Karahıtaylar karşısında Katvan'da ağır bir mağlûbiyete uğraması,Atsız'a istiklâlini ilân husûsunda yeni bir imkân yaratmıştı. Nitekim bu fırsattanyararlanarak Sencer'in başkenti Merv'i ve Nîşâbûr'u zabtetti (1142). Sultan Sencerise tekrar toparlanarak büyük bir ordu ile Hârezm'in merkezi Gürgenç'e kadar ilerlemiş(1143-4), bunu üçüncü bir sefer izlemişti (1147).

Her iki sefer sonundada Atsız, Sultan Sencer'e tâbi olmak zorunda kalmıştı. Neticede Atsız, Sencer karşısındabir başarı elde edememesi sebebiyle, Horasan'ı ele geçirmek teşebbüslerinden vazgeçmiş,daha çok Seyhun kıyıları ile civarındaki sahalarda nüfuzunu kuvvetlendirmeğe çalışmıştı.

Sultan Sencer'in Oğuzlaraesir düşmesi (1153-1156), Atsız'ın Horasan işlerine karışması için yeni bir fırsatyaratmıştı. O bu kez meşrû sultanın haklarını korur bir şekilde davranmağıuygun görmüştü. Bu arada Amûl (bugünkü Çârcûy) kalesini ele geçirmeğe çalışıyordu.Öte taraftan Selçuklu ordusu Sencer'in kız kardeşinin oğlu Karahanlılardan Mahmûd'usultan ilân etti.

Sultan Mahmûd Oğuzlarkarşısında başarısız kalınca, Atsız'dan yardım istemek zorunda kaldı. Oğuzlarakarşı bir ittifak meydana getirmek isteyen Atsız bunu kabûl ederek Horasan'a hareketetti. Ancak bu sırada Sultan Sencer'in Oğuzların elinden kurtulması üzerine Atsızonu tebrik etmek ve bağlılığını tekrarlamak mecburiyetinde kaldı. Bu olaydan sonraAtsız çok yaşamamış, 30 Temmuz 1156'da ölmüştür.

İl Arslan (1156-1172) 

Atsız'ın yerine oğlu İl-Arslan geçti vekendisine karşı çıkan kardeşleri ve amcalarını ortadan kaldırarak rakipsiz olarakHârezmşâhlar tahtına oturdu. Sultan Sencer'in ölümünden (1157) sonra ise, müstakilolarak hüküm sürmeğe başladı. Ancak yine de Karahıtaylara vergi vermekmecburiyetinden kurtulamamıştı.

Bu belâdan kurtulabilmek için Irak Selçuklularınınyardımını temine çalıştı ise de bunda başarılı olamadı. Nitekim yine bir vergimeselesi sebebiyle Karahıtaylar Hârezm üzerine yürüdüler.

Her ne kadar Hârezmşâhlaronların bölgeyi istilâ etmelerini su bendleri açarak engelledilerse de, öncükuvvetleri Karahıtaylar karşısında mağlûp oldu. Bu sırada hastalanan İl-Arslan öldü(19 Mart 1172).

Alâed-Dîn Tekiş (1172-1200)

İl-Arslan öldüğü zaman, büyük oğlu AlâeddînTekiş, Cend şehrinde bulunuyordu. Bu durumdan istifade eden İl-Arslan'ın eşi Terken Hâtûnkendi oğlu Sultan-şâh'ı tahta geçirmişti. Alâeddîn Tekiş bu fiilî durum kabûletmemiş, Karahıtaylara sığınarak onlardan yardım istemişti. Nitekim yardımı sağlayanAlâeddîn Hârezm'e yürüdü. Sultan-şâh ve annesi Karahıtay ordusuna mukavemetedemeyeceklerini anlayarak Hârezm'den ayrılmışlar ve Horasan hâkimi Müeyyed Ay-Aba'nınyanına gitmişlerdi. Onun yardımı ile tekrar Hârezmşâhlar tahtını ele geçirmeğidüşünüyorlardı. Tekiş ise savaş yapmadan Gürgenç'e girerek tahta oturdu (10 Ocak1173). Daha sonra Müeyyed Ay-Aba'yı mağlûp ve esir ederek öldürttü (1174).

Sultan-şâh ise önce MüeyyedAy-Aba'nın oğlunun yanına, ondan umduğunu bulamayınca da Gurlulara sığınmıştı.Tekiş, Terken Hâtûn'u ele geçirererek öldürdü. Nihayet Sultan-şâh, Tekiş'inKarahıtaylar ile arasının açılmasından yararlanarak onlara başvurmuş ve kuvvetlibir Karahıtay ordusu ile Hârezm'e yürümüştü. Öte taraftan Tekiş, Gürgenç şehrindeçok iyi savunma hazırlıkları yapmış ve her zaman olduğu gibi su bendlerini açarakaraziyi sular altında bırakmıştı.

KarahıtaylarTekiş'in duruma hâkim olduğunu gördükleri zaman askerlerin ağır şekilde kayıpvereceğini anlayarak geri çekildiler. Fakat Sultan-şâh Karahıtaylı kuvvetlerin yardımıile Merv, Serahs ve Tus şehirlerinde ve civarında küçük bir emirlik kurmağa muvaffakoldu. Bundan sonra Tekiş ile dosk kalmak istiyor ise de fırsat buldukça da Hârezm'e hâkimolmanın yollarını arıyordu. Nihayet onun 1193 yılında ölümü ile Tekiş rahat birnefes alabilmişti.

TekişHorasan'da iyice yerleştikten sonra, gözlerini batı İran'a çevirdi. Irak Selçuklularınınzayıf durumudan ve Abbâsî Halîfeleri ile olan mücadelesinden yararlanmak istiyordu.Nihayet Azerbaycan Atabeglerinden Kutluğ İnanç ile III. Tuğrul arasındaki anlaşmazlıkonun için büyük bir fırsat olmuştu. Tekiş 1192'de Rey civarına kadar ilerlemiş,ancak kardeşi Sultan-şâh'ın Gürgenç'i muhasara ettiğini haber alınca geri dönmüştü.Sultan-şâh'ın ölümü ona bu bölgede daha rahat hareket etmek imkânı tanıdı.

Nihayet Reycivarındaki savaşta Tekiş, Irak Selçuklu Sultanı III. Tuğrul'u mağlûp etmiş ve Tuğrulsavaş meydanında öldürülmüştü (1194). Bu suretle Irak Selçuklu Devleti de sonaermiş oluyordu.

Tekiş, buolaydan sonra "sultan" unvanını almaya başladı. Bu arada bir kısım bölgelerinkendisine bırakılacağını sanan Abbâsî Halîfesi el-Nâsır da Tekiş'in devamlı İranişlerine karışmasından memnun olmamış ve onunla mücadeleye girişmişti. Bu kezKutlûğ İnanç, Halîfe ile birleşmiş bir ordu hazırlamıştı. Bu Bağdad ordusuTekiş'in oğlu Yunus ile Atabeg Mayacık idaresindeki Hârezm kuvvetlerini İran'ın önemlibir kısmından geri çekilmeğe mecbur ettiler.

Daha sonra Tekiş'inkuvvetleri ile halîfenin ordusu Hemedân önünde karşılaşmışlar ve savaşı Tekişkazanmıştı (1196). Bir süre sonra Tekiş, Mayacık'ın Irak'da istiklal kazanmakmaksadıyla giriştiği hareketi önleyerek, taraftarlarını ve onu cezalandırdı(1198). Sultan Tekiş'in son yılları Bâtınîlere karşı mücadele ile geçmiş ve1200 yılında ölmüştür. O Hârezmşâhlar sülalesinin belki de en önemli şahsiyetidirve bu devletin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Alâeddin Muhammed (1200-1220)

Tekiş'in ölümünden sonra yerine oğlu AlâeddinMuhammed geçti. Onun önemli ilk işi, Gûr sultanları Şihâbeddîn (MuizeddînMuhammed) ve Gıyâseddîn ile mücadele etmek oldu. Taht değişikliğinin yarattığıkargaşadan yararlanan Gûrlular Merv, Tus ve Nîşâbur gibi, büyük gibi şehirlerikolaylıkla ele geçirdiler. Onlar Horasan'ı Hârezmşâhların elinden almakistiyorlardı. Sultan Alâeddin merkezde işleri yoluna koyduktan sonra 1201 yılındaGûrlulara karşı sefere çıktı, Nîşâbûr'u geri aldı, Mevr ve Serahs'ı zabtetti.

Ertesi yıl ise Herat üzerineyürüdü, ancak sultan Şihâbeddîn'in kendisine karşı harekete geçtiğini haberaldığı zaman Hârezm'e çekildi. Şihâbeddîn ise Tûs'a kadar ilerledi. Bu şehirdehalkın üzerine tahammül edilemeyecek derecede ağır vergiler koydu ve bu davranışhalk arasında kendisine karşı bir nefret uyanmasına sebep oldu. Bu sırada kardeşiGıyâseddîn'in ölüm haberini alan Şıhâbeddin Herât'a geri döndü.

Diğer taraftan SultanAlâ ed-Din Muhammed, Gıyâseddîn'in ölümünün sebep olduğu Gûrlular arasındakitaht mücadelesinden yararlanarak Herât'ı zabtetmek istedi ise de, bunda başarılıolamadı, Bâdgîs havalisini yağmaladıktan sonra Merv önüne geldi (1204).Şihâbeddin Gûrî ise büyük bir ordu ile Hârezm yönünde ilerledi (Eylül 1204).Alâeddîn Muhammed sür'atle Hârezm'e dönerek savunma hazırlıklarına başladı.Hârezmşâhların ülkeyi sular altında bırakma taktiği bu kez yararlı olmamış,Gûrlular başkent Gürgenç'i kuşatmışlardı.

Hârezmşâhları bubelâdan ancak Karahanlılardan Sultan Osman'ın ve Karahıtayların kuvvetlerikurtarabildi. Bu kuvvetlerin geldiğini haber alan Gûrlular sür'atle geri çekilmekzorunda kaldılar. Alâeddîn Muhammed çekilen Gûrluları takip etti ve Hezâreb'deonların sağ kolunu mağlûp ederek bir çok esir ve ganimetlerle Gürgenç'e döndü.Karahıtaylar ise takibi sürdürmüşler ve Andhuy yakınlarında Şihâbeddîn'inordusunu ağır bir yenilgiye uğratmışlardı. Neticede Horasan hâkimiyeti içinyapılan bu mücadele Hârezmşâhların üstünlüğü ile neticelenmiş oluyordu. Ancakbu kez kuvvet dengesi Karahıtaylar lehine bozuldu. Bu durum Alâeddîn Muhammed'ikorkutmuş olmalı ki, Şihâbeddîn ile yeniden dostluğunu canlandırmağa çalıştıve iki taraf barış yaptılar.

Şihâbeddîn'in birHindistan seferi sonra öldürülmesi (1206), Gûrlular arasında taht mücadelelerininbaşlamasına ve birbirine rakîp siyâsî teşekküllerin meydana çıkmasına sebepoldu. Bunların başında Türk kumandanlar ve Gûrlu hanedan mensupları bulunmaktaydı.Gûrlu Devleti'nin parçalanması Hârezmşâhlar ve Karahıtayların işine yaramıştı.Herât valisi Husayn Harmîl, şehri Hârezmşâhlara teslim ederek yerinde kaldı.Alâeddîn Muhammed Belh'i zabtetti ve kendisine teslim olan Tirmiz kalesiniKarahanlılardan Sultan Osman'a, dolayısıyla Karahıtaylara devretti. Ancak buKarahıtayların güneye doğru baskılarını geçici olarak önleyen bir tedbîrdi.Nihayet yeni Gûr sultanı Mahmûd da Sultan Alâeddîn Muhammed'e tâbi olmuştu.

Artık Alâeddin Muhammed için tek bir hedef kalıyordu, o da Karahıtaylar Devleti'nin ortadan kaldırılması idi. Önce Herât'da isyan çıkması, daha sonra Nîşâbûr valisi Kezlik'in ayaklanması onlar üzerine yapılacak seferi geciktirdi. Sultan bu isyanları bastırdıktan sonra 1207 yazında Buhârâ üzerine yürüyerek bu şehri ele geçirdi ve daha sonra Sultan Osman ile Karahıtaylara karşı anlaştı.

Fakat bu anlaşma Karahıtayları harekete geçirdi ve onlar Sultan Alâeddîn Muhammed'i mağlup etmeğe muvaffak oldular ve onun üzerindeki baskılarını artırdılar. Nihayet Sultan Alâeddîn Muhammed Mâverâünnehr seferine çıktı ve Seyhun nehrini geçerek Endican civarında Karahıtayları korkunç bir hezîmete uğrattı (Eylül 1210).

Bu sıralarda Karahıtayların doğu hudutlarında gelecek için tehlikeli olabilecek olaylar meydana geliyordu. Çingiz tarafından Moğolistan'dan çıkarılan Naymanlar'ın reisi Küçlük (Güçlük) Karahıtaylara iltihak etmiş, hükümdarları Gür Hân'a damad olmuş, daha sonra Karahıtayları mağlûp ve Gür Han'ı esir ederek devleti ele geçirmişti (1211). Diğer taraftan önce Hârezmşâh'a damad olan Karahanlılardan Sultan Osman tekrar Karahıtaylara yanaşınca, Alâeddîn Muhammed onu öldürerek Karahanlıların bu kolunu ortadan kaldırdı ve Mâverâünnehr bu suretle kat'î şekilde Hârezmşâhlar Devleti'nin eline geçmiş oldu.

Alâeddîn nüfuz ve kudretini doğuya doğru genişletmek imkânı elde etmişse de, güçlük karşısında pek başarılı olamamıştı. Devletin güneyinde de Gûrlular ile mücadele devam etmekteydi. Nihayet Alâeddîn Muhammed Gazne'ye girdi ve daha sonra Gûrluların önemli bir şehri olan Fîrûzkûh'a da hâkim oldu. Böylece Gûr toprakları da Sultan Alâeddîn'in itaatı altına giriyordu (1215). Daha sonra Kirmân, Sîstân ve Umûn Denizi'ne kadar olan bölgeler de Hârezmşâhlara bağlandı.

Ancak sultanın Bağdad'daki Abbâsî Halîfesi el-Nâsır ile arası iyi değildi. Onu kendi nüfuzu altına almak istemiş, fakat bunda muvaffak olamamıştı. Nihayet hilâfet makamının Hz. Ali çocuklarına âit olduğunu ilân ederek, "Alâ" Tirmizi adında bir seyyidi halîfe tayin etmişti. Daha sonra Bağdad'a gönderdiği ordu, kışın şiddetli geçmesi yüzünden büyük kayıplara uğrayarak geri döndü. Buna rağmen hutbeyi Abbâsî Halîfesi adına okutmadı.

Ancak Semerkant, Herât ve bizzat Hârezm'de hutbe Abbâsî Halîfesi adına okunmaktaydı. Bunda en büyük etken sultanın annesi Terken Hâtûn idi. Sultan annesi ile siyâsî bir nüfuz mücadelesi yapmakta, bu da devletin iç bünyesini sarsmakta idi.

Çingiz ile Münasebetler

Bu sırada yalnız Müslüman ve Türk devletlerin değil,bütün dünya tarihinin kaderi üzerinde derin izler bırakacak yeni bir devlet doğuyordu.Bu da Çingiz tarafından kuralan Moğol Devleti idi. Önce Hârezmşâh Alâeddîn, sonrada 1218'de Çingiz bir elçi heyeti göndermiş, her iki devlet arasında barış ve ticarîmünasebetler kurulmuştu. Daha sonra Otrar şehrine gelen bir Moğol ticaret kervanının,bu şehrin valisinin İnalcık tarafından öldürülerek mallarına el konulması, dünyatarihinin akışını değiştiren olayların başlamasına farsat vermişti.

Sultan Alâeddîn Muhammed'in Çingiz'inİnalcık'ın teslimi ve malların tazmin edilmesi hususundaki isteğini reddetmesi, Moğollarile Hârezmşâhlar arasında bir ölüm-kalım savaşının başlamasına yol açtı. Busavaş Türk ve İslâm dünyasında yüzbinlerce kişinin ölümüne, bir çok şehirlerinyakılıp yıkılmasına ve bir çok eserlerin yok olmasına sebep olmuştu, tabii ki,bunda Alâeddîn'in mes'ûliyeti çok büyüktü.

Çingiz uzun bir hazırlıktansonra Hârezmşâh Devleti'ne karşı harekete geçti. Onun kuvveti aşağı yukarı150-200 bin kişi ve ilk hedefi de tabiatiyle Otrar şehri idi. Sultan Alâeddîn'inkuvvetleri belki de Moğollardan fazla idi. Ancak onun bir meydan savaşına cesaretedememesi, ordusunu büyük şehir ve kalelere dağıtarak parçalaması ve kendisininHorasan'a çekilmesi büyük bir hatâ idi. Moğollar sür'atle Mâverâünnehr'deki müstahkemyerleri ele geçirdiler, bunlar arasında mukavemete çalışanları ise müthiş bir şekildetahrip ettiler.

Belh şehrinde bulananSultan Alâeddîn Muhammed önce Tus şehrine, daha sonra da Hemedân civarında 30 bin kişilikbir ordu ile bekleyen oğlu Rükneddîn Gursantçı'nın yanına kaçtı. Ferrezîn kalesiönünde konakladığı sırada âniden Moğol kuvvetlerinin hücumuna uğradı. AlâeddînMuhammed Moğolların elinden burada da kurtuldu ve onları şaşırtarak nihayet HazarDenizi'nin güneydoğu sahillerine yakın bir yerde bulunan Abeskun adalarından birine sığındıve biraz sonra hastalanarak öldü (1220). Sultan Alâeddîn zamanında HârezmşâhlarDevleti en geniş sınırlarına ulaşmış, fakat yine aynı hükümdarın hatalı davranışlarısonucu bir anda dağılıp gitmişti.

Sultan Alâeddîn Muhammed ölmeden önce yerine oğluCelâleddîn Hârezmşâh'ın geçmesini vasiyet etmişti. Celâleddîn'i iki kardeşi ilebazı emîrler öldürmek istemişler, o da Hârezm'den Horasan'a kaçmak zorunda kalmıştı.Zaten Moğollar yüzünden orada kalması imkânsızdı. Celâleddîn bundan sonra Moğollarönünden her zaman kaçmak zorunda kaldı. Önce Gazne'ye, oradan da Hindistan'a gitti.

Celâleddîn Hârezmşâh (1220-1231) 

Hindistan'da üç yılkadar ikâmet etti. Sonra Kirmân'a geçerek sırasıyla Fârs, Isfahan ve Irak-ı Acem bölgesinegitti. Receb 1225 Temmuz'unda Tebriz'i ele geçirerek karargâhını bu şehirde kurdu.Celâleddîn bundan sonraki hayatı etraftaki devletler ile mücadele içinde geçti.Azerbaycan Atabegleri, Gürcüler, Eyyûbîler, Moğollar ve Türkiye Selçukluları mücadeleettiği devletler idi. O, 1229 Ağustosu'nda Eyyûbîlerin elinde bulunan Ahlat'ı kuşatmış,14 Mayıs 1230'da ise şehri zabtetmişti. 
Bu kuşatma yüzündenAhlat harap olmuştu. Bu Türk şehrinin harap olması Celâleddîn'e prestij yönündençok şeyler kaybettirdi. Nitekim birleşik Eyyûbî-Türkiye Selçukluları orduları onuYassı-Çimen'de ağır bir yenilgi'ye uğrattılar (10 Ağustos 1230). Bundan sonra Moğollar,Sultan Celâleddîn 'i ortadan kaldırmak için harekete geçtiler. Celâleddîn TürkiyeSelçukluları ve Eyyûbilere ittifak teklif ederek, Moğol tehlikesine kendisinin engelolabileceğini söyledi ise de bu isteği kabûl edilmedi. Üst üste Moğolların baskınınauğrayarak herşeyini kaybetti. 
Nihayet Meyyâfârıkîntaraflarına kaçmak isterken dağlarda Kürtler tarafından öldürüldü (Ağustos1231). Böylece Hârezmşâhlar Devleti'nin son temsilcisi, Hârezm'den çok uzakta, hayâtınıkaybetmiş oluyordu. 
Hârezm, İslam dünyasının,Uzak-doğu, bozkırlardaki göçebeler ve kısmen Rusya ve Baltık ülkeleri arasındairtibatı sağlayan bir mevkie sahipti. Bölge'nin bu coğrafî yeri, Hârezm halkınınticarette önemli bir yer oynamasına imkân veriyordu. Hârezm, halkı büyük sulamatesisleri ile ziraatı ileri bir seviyeye ulaştırmışlardı. Ayrıca Hârezmşâhlarbozkırlarda yaşayan ve İslâm dînini henüz kabûl etmemiş olan göçebe Türkkabilelerine karşı İslâm dünyasının bir kısım hudutlarını korumak görevini deyüklenmişlerdi.

Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)

Bu siyâsî teşekkül, Gur hükümdarı MuizzüddinMuhammed'in 1192'de kuzey Hindistan'a vâlî tâyin ettiği Kutbüddin Aybeg tarafındankurulmuştur (1206). Daha vâli iken Aligarh'ı, Benares'i ve ünlü Bihâr kalesini elegeçirmiş olan Aybeg, Lahor ile Pencâb bölgesini de Tâcüddin Yıldız'dan aldı.1210'da atından düşerek öldüğü zaman Bedâun'da damadı İl-tutmuş, Uc'da ötekidamadı Kabaca, Bengal'de onun tâyin ettiği Kaymaz bulunuyordu.

Aybeg'in erkek çocuğu yoktu. Şemsüddinİl-tutmuş, bütün kuzey Hindistan'ı elinde toplayarak "Şemsiyye"hânedanınıkurdu (1211-1266). Devleti, Delhi başkenti olmak üzere, büyük kısmı ile Pencâb'ı,Multan'ı, Lahor'u ve kuzeyde Gazne'ye kadar uzanan bölgelere ihtiva ediyordu. CelâleddinHarezmşah'a karşı ülkesini koruyan ve Moğollar'dan kaçan kalabalık Türkkitlelerini memleketine kabûl etmek suretiyle, kuzey Hindistan'da Türk kültür hayatınındevamını sağlayan İl-tutmuş, 1235 yılına kadar Bengal, Gwalior'dan başka Uccayn'ıda kendine bağladı ve Halife kendisini "Hindistan Sultanı" olarak tanıdı(1229). Ölümünden (1236) sonra, kaabiliyetsiz oğlunun yerine kızı Raziyye Sultanoldu (1236-1239).

Fakat babasının yetiştirmişolduğu "Çihigân" diye anılan kırk kumandan karışıklık çıkardılar.Bunlar otorite tanımaz kimseler olmakla beraber yurtlarına Moğolları sokmayacak kadarvatansever idiler. Nihayet Şemsiyye âilesinden Nâsırüddin Mahmûd inzibatı sağlamakiçin 40'lardan Uluğ Han diye anılan Balaban'ı iş başına getirdi. Nâib sıfatiylefaydalı işler gören Balaban, Mahmûd'un 1266'da ölümü ile kendisi Delhi sultanıoldu.

Moğol hücumlarınıdurdurdu, Lahor'dan Moğol baskısını uzaklaştırdı, memleketi imâr etmeğe çalıştı.Yerine torunu geçti (1287-1290). Fakat kısa zamanda iktidar devletin askerî gücünümeydana getiren Kalaç Türkleri başbuğlarından Celâlüddin Fîrûz'a intikal etti.
Fîrûz, Moğol akınlarını püskürttü (1291). Yeğeni Muhammed Kalaç, Dakkan üzerinebir sefer yaptırdı. Bu ordu Deogir devleti merkezine (bugün Devlet-âbâd) girmeğemuvaffak oldu (1295). Fîrûz'un yerine geçen Muhammed Kalaç (1296-1316) bütün Malva bölgesini,Raçputana'yı, Gücerat'ı zapt etti. "Sultan-ı a'zam" diye anılıyordu. Ölümüüzerine çıkan karışıklıklar içinde Giyâsüddin Tuğluk iktidara geldi.

Asayişi sağlayan, teşkilâtınizama sokan, su kanalları açtıran Tuğluk, Bengal'e de tamamiyle hâkim oldu.Telingana'yi Delhi'ye bağladı. Başkentin adını Sultanpûr'a çevirdi. Oğlu MuhammedTuğluk (1325-1351) bir aralık devlet merkezini çok güneydeki Deogir'e nakletti. Çokmağrur bir adamdı. Çin'i zapt etmeği düşünüyordu. Huzursuzluk baş gösterdi.Bengal devletten ayrıldı (1339). Fîrûz Tuğluk zamanı (1351-1388) bir nevitoparlanmakla geçti. Kuzeyde Timur hâkimiyeti dolayısiyle Hindistan'a Türk akınıkesilmişti.

Yerli kuvvetlere dayanmakgerekiyordu. Bu sebeple koyu bir din politikası tâkip eden Fîrûz'dan sonraki on yıl içinde(1397'ye kadar) Delhi tahtına yedi kişinin çıktığı görüldü. Vilâyetler istiklâlleriniilân ettiler. Nihayet Delhi'de idare Afganlı Seyyid âilesinin eline geçti (1414).

Eyyûbîler Hanedânı (1171-1252)

Tarihte Türkler'in kurdukları hanedanlardan biriside Eyyûbîler'dir. Hanedân'ın kurucusu Selâhaddin'in babasının adından dolayıtarihte Eyyûbîler olarak bilinen bu Türk devleti, günümüzde bölgede sun'î olarakyaratılmak istenen bir millete, olmayan tarihinin yerine ikâme edilmeye çalışılmaktadır.Bunun başlıca sebebi Eyyûb'un babası Şadî'den önceki ailenin soyunun, tespitedilememiş olmasıdır.

Bu sebeple bazı tarihçiler, Selâhaddin'in hemen ölümündensonra (1193), bu hanedanı Araplaştırmaya uğraşan devrin Arap asıllı tarihçilerininetkisinde kalarak, Selahaddin Eyyûbî'nin menşeini Araplaştırmaya çalışmışlardır.Diğer yandan özellikle bölücü unsurlar ve bunların ideologları da, kendilerine yenimillî tarih yaratmak gayesiyle, bu hanedanın Türk'ten ayrı başka bir millete ait olduğunuiddia etmektedirler.

Tarihî gerçeklerebaktığımızda, bu iddiaların hiçbir geçerli tarafının olmadığını görürüz.Devletin kurulduğu coğrafî bölge Mısır ve çevresidir. Halkın büyük çoğunluğuArap olmakla beraber, ordu ve idareci zümre Türk çoğunluğun kontrolündedir. Aynı bölgededaha önce Tolunoğlu Ahmed kendi hanedanını kurmuş (875) ve bu hanedan 905 yılınakadar devam etmişti.

Daha sonra yine başkabir Türk komutanı Toğaçoğlu Muhammed Ebu Bekir, tarihte İhşidî adıyla anılanhanedanı kurmuş ve bu hanedan (935-969) yılları arasında bölgeye hakim olmuştur.Her iki Türk hanedanı, Abbasî halifeliğinin bir politikası olarak Türk komutanlarıile Türk askerlerine, orduda büyük yer vermelerinin sonucunda doğmuştur. İhşidîler'i969 yılında yıkan Şiî Fatımî devletine de Selahaddin Eyyûbî, Musul Atabek'iNureddin Mahmud Zengî'nin bir Türk komutanı olarak Mısır'a gelmiş ve son vermiştir(1171).

Bağlı bulunduğuNuraddin Mahmud'un ölümüne kadar (1174), Nureddin Mahmud'un bir valisi olarak hareketeden Selahaddin bilâhare istiklâlini ilân etmiştir. Eyyûbî Türk devletine son verenve yerine Türk Memlûk devletini kuran İzzeddin Aybeg de, Mısır'daki Türk ordusukomutanlarından birisidir. Bu tarihî gerçekler, halkın çoğunluğunun Arap olmasınakarşılık, ordunun ve hanedanın Türkler'de kaldığını, açıkça göstermektedir.

Eyyûbî hanedânı üyelerininbüyük çoğunluğunun adları, en eski Türk adlarıdır. Selahaddin'in ağabeyinin adıTuranşah'tır. Kardeşlerinin adları ise, Tuğtekin ve Böri'dir. Selâhaddin'in dayısınınadı, Şihabeddin Mahmut b. Tüküş idi. Selahaddin'in annesi ise özbeöz Türk'tür.Gene Selâhaddin'in hanımlarından birisi olan Unar Bey kızı İsmatüddin Amine Türk'tür.İki eniştesi de Türk'tür. Bunlardan birisi, Unaroğlu Sadeddin Mesut; diğeri iseMuzafferüddin Gökbörü idi.

Tarihte Türkler'in kurdukları hanedanlardan birisi de Eyyûbîler'dir. Hanedân'ın kurucusu Selâhaddin'in babasının adından dolayı tarihte Eyyûbîler olarak bilinen bu Türk devleti, günümüzde bölgede sun'î olarak yaratılmak istenen bir millete, olmayan tarihinin yerine ikâme edilmeye çalışılmaktadır. Bunun başlıca sebebi Eyyûb'un babası Şadî'den önceki ailenin soyunun, tespit edilememiş olmasıdır.

Bu sebeple bazı tarihçiler, Selâhaddin'in hemen ölümünden sonra (1193), bu hanedanı Araplaştırmaya uğraşan devrin Arap asıllı tarihçilerinin etkisinde kalarak, Selahaddin Eyyûbî'nin menşeini Araplaştırmaya çalışmışlardır. Diğer yandan özellikle bölücü unsurlar ve bunların ideologları da, kendilerine yeni millî tarih yaratmak gayesiyle, bu hanedanın Türk'ten ayrı başka bir millete ait olduğunu iddia etmektedirler.

Tarihî gerçeklere baktığımızda, bu iddiaların hiçbir geçerli tarafının olmadığını görürüz. Devletin kurulduğu coğrafî bölge Mısır ve çevresidir. Halkın büyük çoğunluğu Arap olmakla beraber, ordu ve idareci zümre Türk çoğunluğun kontrolündedir. Aynı bölgede daha önce Tolunoğlu Ahmed kendi hanedanını kurmuş (875) ve bu hanedan 905 yılına kadar devam etmişti.

Daha sonra yine başka bir Türk komutanı Toğaçoğlu Muhammed Ebu Bekir, tarihte İhşidî adıyla anılan hanedanı kurmuş ve bu hanedan (935-969) yılları arasında bölgeye hakim olmuştur. Her iki Türk hanedanı, Abbasî halifeliğinin bir politikası olarak Türk komutanları ile Türk askerlerine, orduda büyük yer vermelerinin sonucunda doğmuştur. İhşidîler'i 969 yılında yıkan Şiî Fatımî devletine de Selahaddin Eyyûbî, Musul Atabek'i Nureddin Mahmud Zengî'nin bir Türk komutanı olarak Mısır'a gelmiş ve son vermiştir (1171).

Bağlı bulunduğu Nuraddin Mahmud'un ölümüne kadar (1174), Nureddin Mahmud'un bir valisi olarak hareket eden Selahaddin bilâhare istiklâlini ilân etmiştir. Eyyûbî Türk devletine son veren ve yerine Türk Memlûk devletini kuran İzzeddin Aybeg de, Mısır'daki Türk ordusu komutanlarından birisidir. Bu tarihî gerçekler, halkın çoğunluğunun Arap olmasına karşılık, ordunun ve hanedanın Türkler'de kaldığını, açıkça göstermektedir.

Eyyûbî hanedânı üyelerinin büyük çoğunluğunun adları, en eski Türk adlarıdır. Selahaddin'in ağabeyinin adı Turanşah'tır. Kardeşlerinin adları ise, Tuğtekin ve Böri'dir. Selâhaddin'in dayısının adı, Şihabeddin Mahmut b. Tüküş idi. Selahaddin'in annesi ise özbeöz Türk'tür. Gene Selâhaddin'in hanımlarından birisi olan Unar Bey kızı İsmatüddin Amine Türk'tür. İki eniştesi de Türk'tür. Bunlardan birisi, Unaroğlu Sadeddin Mesut; diğeri ise Muzafferüddin Gökbörü idi.

Memlûkler (Türkiye Devleti) 

Bahriye Memlûkleri
Esasen, Türkler'e üstünlük temin etmiş görünen Çerkesler, Memlûk Sultanlığı'nı layıkı veçhile, temsil edememişler, kendilerine yeni bir ufuk açmak gayretiyle Türkler'in teşkilâta müstenid hayatiyetine son veren Berkûk'un ölümü ile meydana çıkan yeni siyasî ve iktisadî buhranlar karşısında da âciz kalmışlardır. Nitekim, yerine geçen oğlu Ferec (öl. 1412) zamanında Osmanlılar, Güney Anadolu şehirlerini zapta başladıkları gibi, Şam Timur'un eline düşmüştür.
Şam'da öldürülen Ferec'den sonra memleket tamamen bir keşmekeş içinde kalmıştır (1412). Ferec'den sonra tahta geçen el-Melîkü'l-müeyyed (1412-1421) ve Tatar (1421) istisna edilecek olursa Memlûk Sultanlarının en büyüklerinden biri Barsbay (1422-1438)'dır.

Barsbay, bilhassa, kendi hakkında propaganda yapan Cânî Bey es-Sûfî ile uğraştı, 1424-26 seferleriyle Kıbrıs'ı zapt ettirerek, Kral Janus'u esir etti; yeni bir ticaret politikası takip ederek, bâzı maddeleri inhisarı altına aldı; fakat bu tedbirler, ticaretin sukutuna sebep olmuştur. Nitekim, bu yüzden Mısır ve Suriye şehirleri âdeta boşaldı. 1438'de hastalıktan ölen Barsbay'dan sonra Memlûk tahtına çıkan Çakmak (öl. 1453), Aynal (1453-1461), Hoşkadem (1461-1467), Kayıtbay (1468-1495) nihayet Kansuh el-Gûrî (1501-1516), Osmanlılar'la rekabete girişmek, Dulkadır ve Ramazan-oğulları'nı himâye etmek, Kıbrıs ve Akkoyunlular'la münasebetlerde bulunmak suretiyle devirlerini tamamladılar.

Kansuh'un Osmanlılar'la ilişkisi dostane olmuştur. Fakat İran'la savaşta bulunan Yavuz Sultan Selim'e karşı Şiî Şah İsmail'i desteklemesi aleyhine oldu. Merc Dâbık'da yapılan savaşta (24 Ağustos 1516) atından yere yuvarlanarak öldü. Merc Dâbık savaşından sonra Mısır'a kaçabilen bir kısım Memlûk ümerâsının gayretiyle Tumanbay Memlûk Sultanı ilân edilmiş ise de (Kasım 1516), Ridaniye'de yapılan savaşı kaybetmiş, Memlûk ordugâhı Osmanlılar'ın eline geçmiştir (23 Ocak 1517). Tumanbay'ın ele geçirilip Kahire'nin Züveyle kapısında asılmasiyle, iki yüz altmış yedi senedir devam eden Memlûk Sultanlığı sona ermiştir (13 Nisan 1517).

Selim İstanbul'a avdetinden evvel Kahire'deki bazı hükümdar oğulları ile Halife III. el-Mütevekkil ale'llâh Muhammed ve akrabalarını, nüfûzlu âlim, şeyh ve beylerden bir kısmını, Mısır'ın sayılı mimar, mühendis, tüccâr ve sanat erbâbından bir haylisini, deniz yolu ile İstanbul'a göndermiştir. Bu arada, Memlûk Sultanlığı'nın tarihe ve teşkilâtına ait kitaplar da İstanbul'a sevkedilmiş, Kansuh el-Gûrî'nin oğlu Muhammed de payıtahta gönderilmiştir.

Karakoyunlular

XIV. yüzyılın ikinci yarısından XV. yüzyılınson çeyreğine kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak ve bir araHerat bölgesine hakim olan Karakoyunlular, bünyesinde çeşitli Oğuz topluluklarınıbirleştirmiş büyük bir Türkmen konfederasyonudur. Başlangıçta bir Türkmen topluluğunaad olan Karakoyunlu adı, bilâhare büyük bir imparatorluğun ve bu imparatorluk bünyesindekibütün Türkmenler'in siyasî adı olmuştur.

Her neferin en yüksekmevkie çıkması mümkün olan bu Türk Memlûk Devleti, Arapça kaynaklarda daimaTürkiye Devleti (=ed-Devletü't-Türkiyye) olarak zikredilmektedir. Bu Memlûk Devletiteşkilâtında en kabiliyetli gençlerin sivrilmeleri, idare tarzının esasını teşkilettiği cihetle, ancak fevkalâde hasletlere sâhip kimseler işbaşına geçebilir. Buyüzden akranları arasında en mümtaz olanlardan seçildikleri gibi, gayet itinalı biraskerî terbiyeye tâbi tutulmak suretiyle yetişen emîrlerin, Bahriye Memlûkları'ndanayrı olarak teşkil ettikleri gruplar sayesinde, devleti merkezîleştirerek, teşkilettikleri ordular, yakın-Doğu tarihinde mühim bir rol oynamağa muvaffak olmuş,Mısır ise, her türlü tecavüzden masun kalarak iktisaden ve fikren mütemadî birsurette inkişâf etmiştir. 
Bununla beraber,başlangıçta ufak iktâlara sahip olan onlar, yüzler emirlerinin, hârici tehlikelerkarşısında birleşmelerine rağmen, birbirleri ile olan rekabetleri sebebiyle ayrıayrı hususî Memlûk grupları teşkil etmeleri, kuvvetleri gittikçe azalan BahriyeMemlûkları'nın zararına oldu. 
Bahriye Memlûkleri'ninilk sultanı olup el-Melikü's-Sâlih'in Türk asıllı dul zevcesi Şeceretü'd-Dürr ileevlenerek iş başına geçen Aybey et-Türkmânî (1250-1257), başlangıçta BahriyeMemlûkleri'nin muhâlefeti ile karşılaştı. Zira el-Melikü's-Sâlih âilesine sâdıkkalan bu grup, Aybey'in Atabey olarak kalacağını, devletin başına da Eyyûbiler'denbir melikin getirileceğini ümid ediyor idi. Oğuz-Türkmen grubu ile BahriyeMemlûkları arasında çıkan anlaşmazlık dikkate şayandır. Aybey'in yeni bir MemlûkGrubu (=el-Muizzî) teşkil etmesinin, bu muhâlefeti arttırdığı söylenebilir.Nitekim, karşı koyup şiddetle cezalandırılan Bahriyeliler'den bir kısmı,Suriye'deki feodal Eyyûbî meliklerinin yanına gittiği gibi, diğer bir kısmı daKerak, Dımaşk (Şam) ve Filistin'e yayılmış, yüzotuz Bahriyeli de Anadolu SelçukluSultanına ilticâ etmiştir. 
İşte buBahriyeliler'den Dımaşk'a sığınanlar Eyyûbîler'den el-Melikü's-Sâlih İsmail(1202-1251)'i Atabey'e karşı teşvik etmişlerdi. Fakat Oğuz-Türkmenlerin yardımınısağlayan Aybey, kendisine karşı harekete geçen Eyyûbî meliklerini Abbâse'de mağlupetmeğe muvaffak oldu. Fakat çok geçmeden, Aybey'in Kıpçak veya Harezmli kölesi,Saltanat Nâibi Kutuz, Muizzîler'le birlikte hareket ederek, Aybey'i bertaraf etti veBahriyeliler'in Mısır'a gelmelerini sağladı.
Bu suretle Bağdad'ıalıp Abbasî Hilâfetine son veren Moğollar'ın sebep oldukları siyasî buhransırasında Muizzî ve Sâlihîler'in gayretleriyle iş başına geçen Kutuz (öl. 1260),Bahriyeliler'i kendi tarafına çektiği gibi, mühim bir mânevî nüfûz kazanarak,Gürcü ve Ermeni süvarileri tarafından desteklenen Moğollar'ı Ayn Câlût'ta müthişbir hezimete uğrattı (1260). Memlûkler gibi İslâm âlemi için Ayn Câlûtsavaşının maddî ve manevî sonuçları büyük oldu.
Moğollar'ın Suriye'densonra Mısır' da elde ederek, Franklar ile işbirliği yapmaları önlendiği gibi, yerlihalkın Memlûkler'e karşı itimadı arttı; Mısır, Türkler sayesinde, İslâmiyetinve Moğollar önünden kaçan halkın yegâne melcei hâline geldi. Fakat, Kutuz'un dayeni bir Memlûk grubu kurması aleyhine oldu. Kendi soyundan Borlular'ın desteklerinisağlayan Baybars, Kutuz'u öldürüp (22 Ekim 1260) Bahriyeliler'in yeniden iş başınageçmelerini sağladı.

Kıpçak boylarından Borç-oğlu veya Borlu boyuna mensup olup Ayn Câlût'ta esas rolü oynayan Baybars et-Türkî (1233-1277), ilk iş olarak, Kutuz'un koymuş olduğu ağır vergileri kaldırdı; Bahriyeliler'e iktâlar verdi. Ayrıca ırsî reislerinin emir ve idaresi altında yaşayan Türkmen boy ve uluslarını, küçük parçalara ayırarak, ayrı ayrı sahalara iskân etti (1264).

Bütün geçitler, dar boğazlar Türkmenler (sonradan: Halep ve Şam Türkmenleri) tarafından tutulduğu gibi, sahiller de diğer Türkmen gruplarının (Lübnan'da: Kesrivan Türkmenleri) kontroluna geçti. Baybars, el-Melikü's-Sâlih gibi Memlûk Devletini merkezîleştirmeğe çalışarak, idarî, askerî ve ticarî bakımdan büyük faideler temin eden bir takım tedbirler aldı; yeni bir teşkilât kurdu; kendi ismine nisbetle ez-Zâhirî adını alan ırkdaşlarından mürekkep yeni bir Memlûk grubu meydana getirdi.

Öte yandan Moğollar'ın istilâsında bulunan yerlerden gelmiş Türkler, Memlûk Sultanlığı'na ilticâ ederek, para ve zeâmet karşılığı askerî grupları teşkil ettiler. Bu suretle belli-başlı iktâlara sahip olmak suretiyle gitgide çoğalan Memlûk grupları, çok geçmeden, kendi beylerinin emrinde, devletin mukadderatına hâkim olmakta geçikmediler.

Baybars, bilhassa, Hıristiyanlar ile Ayn Câlût'un intikamını almak hevesinde olan Moğollar'ın müşterek bir hareketlerini göz önünde tutmuş, kuzeyde Küçük Ermenistan krallığı, sahillerdeki Franklar, Kıbrıs Krallığı, nihayet tâkip ettiği sünnî siyaset yüzünden Suriye ve Mısır'daki İsmâîlîler, Nuseyrîler gibi kuvvetli şiî unsurlarla savaşmak zorunda kalmıştır.

Baybayrs'ın ölümü üzerine (1277), yerine oğlu Berke, sonra da Sülemiş geçmiş ise de, bunları bertaraf eden Kıpçaklı Kalavun (öl. 1290), Moğollar ve Franklar'la savaşmış, Kastilya Kralı Alfons ve Sicilyalı Jacob ile bir nevi tedâfüî ittifak yapmıştır. Ayrıca Şamamûm emrindeki Nubyalılar ile de savaşan Kalavun, 1290'da Akkâ'yı fethe hazırlanırken vefât etmiştir.

Kalavun ve halefleri 1382'ye kadar beş nesil boyunca hüküm süren bir nevi saltanat-hânedânı kurmağa çalışmış ve bunda da muvaffak olmuştur. Ancak hânedânını devam ettirmek gayesiyle, el-Melikü's-Sâlih'i taklid ederek, Türk Memlûk gruplarının varlığına rağmen, ayrı cinsten olan Çerkesler'den yeni bir Memlûk grubu teşkil etmesi neticesinde, hânedânı bu Memlûklere istinad ettiği cihetle, Karadeniz limanlarında kurulmuş olan büyük pazarlardan, Venedik ve Ceneviz gemileri ile Mısır esir pazarlarına sevkedilen Çerkes memlûkleri gittikçe çoğalarak zamanla Mısır'ın mukadderatını ellerine geçirdiler.

Kalavun'un on iki bin Memlûk arasında seçerek el-Mukaddem dağından derin bir hendek ile ayrılmış olan Kal'atu'l-Cebel (=dağ kalesi)'e yerleştirdiği üç bin yediyüz Âs ve Çerkes, kale burçlarına nispetle Burcîye Memlûkleri (=el-Memâlîku'l-Burcîyye) adını aldı. Hemen ilâve edelim ki, Çerkesler'in gittikçe çoğalıp diğer Memlûkler'e üstünlük sağlamaları hususu, çok geçmeden Kalavun-oğulları'nın da dikkat nazarlarını çekti.

Filvâki, hükümdarlar yeni Memlûk grupları teşkil ederek muvazene tesisine muvaffak olmuşlarsa da, gerek bu grupların, gerekse yeni unsurlarla beslenmek suretiyle teşekkül eden Türkmen gruplarının Çerkesler'le mücadelesi Berkuk'un zamanına kadar devam etti. Büyük Türk hükümdarı el-Melîku'n-Nasır Mehemmed (1293-1341) üçüncü saltanatında Çerkes Memlûkler'in çoğalmaları meselesini ele aldı.

1315 senesinde tanzim ettirdiği Kadastro (Revku'n-Nâsırî)da mevcut on beş vilâyetin Çerkesleri'ni tespit ettirerek, kimliklerini araştırdı; sayılarını azalttı. Bunun üzerine Mısır ve Suriye'nin belli başlı önemli noktalarını ellerine geçirmeğe muvaffak olan Şam ve Halep Türmenleri, Memlûk ümerâsı arasında yeniden mühim bir mevki elde etmeğe başladılar.

Nitekim, Mısır-Anadolu münasebetlerinin çok sıklaştığı bir devirde, Kosun, Şeyhûn, Altunbuğa, Aydoğmuş ve Mancak gibi Anadolulu emirler (=er-Rûmî), bu devir olaylarında önemli roller oynadıkları gibi, Türkçe de dinî ve hukukî sahalarda büyük bir önem kazandı. Mısır'a gelen bu Türk ümerânın teşkiline muvaffak oldukları Memlûk grupları, umûmiyetle, muhtelif Türk boy ve oymaklarına mensup Türkmenler'den teşekkül ediyordu; bunların Mısır'a gelmelerine de, el-Melîku'n-Nâsır Mehemmed'in Güney Anadolu beylikleri, bilhassa Karaman-oğulları ile yakın teması sebep olmuş idi.

Öte yandan el-Melîku'n-Nâsır'ın Deşt-i Kıpçak ile olan diplomatik münasebetleri, Altun-Ordu hükümdarları üzerinde müslümanlık bakımından mühim tesirler icrâ ettiğinden Kırimî, Sarâyî, Gülüstânî nisbelerini kullanan bu mıntıka halkından bir kısmı, Mısır'a gelerek, Memlûk Sultanlığı'nın hizmetine girmişlerdir. Melîku'n-Nâsır'ın batı hakkındaki bilgisi de gayet geniş idi. Nitekim, 1336'da Kahire'ye gelen Johannis de Mandeville, el-Melîku'n-Nâsır'ı görüp onunla mülâkat etmiş ve bu sultanın batı hakkındaki fikirlerini öğrenerek hayrete düşmüş idi.
 

Umûmiyetle Hanefi mezhebinde olup el-Melîku'n-Nâsır'a bağlı bulunan Suriye'nin seçkin Nâib (=Vali)leri, bu hükümdarın vefâtını müteâkip (1341), oğullarının Memlûk Sultanlığı tahtına çıkmalarında mühim roller oynadılar, fakat Halep ve Şam Türkmenleri'ne istinad etmek suretiyle 1360'da Nâsır'ın oğlu Hasan'ı bertaraf eden Nâiblerden Yulbuga el-Umerî, saltanat nâibi olarak, Memlûk Sultanlığı'nın mukadderatına hâkim oldu; Aybey, Kutuz ve Kalavun'u taklid ederek, satın aldığı kölelerden Çerkesler'in ekseriyette bulunduğu yeni bir Memlûk grubu (=Yulbugâviye) teşkil etmekle mevkiini sağlamlaştırmak istedi. Bununla beraber, Türkmenler'e mensup emirler, Kalavunoğulları'nı da elde etmek suretiyle, bu yeni Memlûk grubu ile mücadeleye giriştiler; bunlardan biri olan Taybuga et-Tavil (uzun), bütün nüfuzu elinde toplayarak Yulbuga'yı öldürttü (1367). Yulbugâviyeler Suriye'ye sürüldü.

Kahire'deki malları müsadere edildi. Fakat, Memlûk Sultanı Şâban'ın bir süre sonra, Yulbugâviler'i Mısır'a çağırması, bunların yeniden çoğalarak nüfûzlarının artmasına ve çok geçmeden kendi şefleri Berkuk'un etrafında toplanmalarına sebep oldu.

İşte Yulbugâviyeler'in tabiî şeflerinden biri olan Berkuk, efendisi Yulbuga'yı taklid etmek suretiyle, satın aldığı kendi cinsi Çerkesler'den yeni bir Memlûk grubu teşkil etmeğe muvaffak oldu. Zâhirî Memlûkları (=Memâlîkü'z-Zâhiriyye) ismini alan bu Memlûk grubu, gittikçe çoğalarak, Mısır'daki Çerkes ekseriyetinin artmasına ve hâkimiyetin bunlara geçmesine sebep oldu.

Bu suretle Çerkesleri iş başına getirmeye muvaffak olan Berkuk, kara yollarının emniyetini ve ticâret kervanlarının sâlimen Mısır'a gelmelerini temin ettiğinden el-Kârimî tüccârlarının da desteği ile 1382'de saltanata geçti. fakat Mısır'ın mukadderatını ellerinde bulunduran Türk emirleriyle çarpışmak zorunda kaldı. Yulbuga en-Nâsırî ve Mintaş gibi Türk emirleri ile yaptığı savaşları kaybederek tahttan indi ise de, bu iki Türk emirinin aralarında zuhur eden rekabet yüzünden, 1390'da yeniden saltanata geçti.

Bununla beraber, Türk potası içinde eriyen Berkuk, iyi bir diplomat olarak, Timur' karşı Bayezid, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Altun Ordu hükümdarı Toktamış Han ile anlaştı; Celâyirli hükümdarı Sultan Ahmed'i müdafaa etti. 20 Haziran 1399'da vuku bulan ölümü ile bütün bu ittifaklar dağıldı. XIV. yüzyıl Yakın-Doğu tarihinin mühim simalarından biri olup siyasî ve iktisadî buhranların iş başına getirdiği Berkuk, rakiplerinden Timur'un kuzeyde Toktamış, Bayezid'in batıda Macarlar ve Haçlılarla meşgul olduğu bir sırada, dahilî mücâdeleler ile yıpranan Memlûk Sultanlığı'nı merkeziyetçi bir devlet haline sokmuş, Osmanlılar tarafından da bazı hususları benimsenen Memlûk teşkilâtını bir kat daha kuvvetlendirmiştir. Fakat, Türk millî şuûruna yabancı olmadığı anlaşılan Berkûk'un bütün meziyetlerine rağmen, kendi cinsi olan Çerkesler'i iş başına getirmek maksadiyle, Türk emirlerine karşı giriştiği mücâdele, Memlûk Sultanlığı'nın âtisi için faydalı olmamış, Türk ve Çerkes rekabetinin doğurduğu ayrılık ise devleti temelinden sarsmıştır.

Karakoyunlular kabilesinin adı,ongunlarının koyun olması ile alâkalı sayılıyorsa da, diğer kavimlerde olduğugibi eski Türklerde de totem olarak kabul edilen hayvanın etinin yenmesi yasak olduğundanbu ismin onlara ait sürülerin rengi ile ilgili olması da mümkündür. Moğol hâkimiyetininçöküntüye başlaması ile faaliyete geçen Doğu Türkmenlerinin en belli başlı şubelerindenbirisi olan Karakoyunlu kabilesinin 24 Oğuz boyundan hangisine mensup olduğuna dairkesin bir bilgiye sahip değiliz. Bu konuda yapılan araştırmalarda kesin olmamaklaberaber bu kabilenin Yıva veya Yazır boyuna mensup olabilecekleri üzerinde durulmaktadır.

Karakoyunlu Siyasî Teşkilâtını Meydana Getiren Türkmen Boyları

Bir boylar Konfederasyonu olan Karakoyunludevletine, Karakoyunlu kabilesi etrafında toplanan bazı Türkmen toplulukları siyasîbir hüviyet kazandırmışlardır.

Önemlerine göre bu Türkmen toplulukları şunlardır:

1. Karakoyunlu Kabilesi: Karakoyunlu hânedânınınçıktığı kabiledir.

2. Sa'dlu Kabilesi:Karakoyunlular'ın enönemli kabilelerinden birisiydi. Karakoyunlu hânedânı ile akraba idi. GüneyKafkasya'da Sürmeli Çukuru, Erîvan ve Nahçıvan bölgesinde yaşamakta idiler.

3. Duharlı Kabilesi: Erzurum ve Bayburt bölgesindeoturan bu kabile Osmanlı kaynaklarında Tokarlu olarak bilinmektedir.

4. Karamanlu Kabilesi:Bu kabile adınıKarakoyunlu hükümdârı Kara-Yusuf'un emirlerinden olan Emir Karaman'dan almıştır.Gence ve Berdaa bölgesinde yurt tutmuşlardı. Karakoyunlular'ın yıkılmasından sonraAkkoyunlular'a cephe almışlar ve Safevî hanedânının ortaya çıkmasında büyük roloynamışlardır. Safevî Hükümdarı Şâh Abbas zamanında yedi kızılbaş teşekkülündenbiri olan Ustacalu boyuna Çakırlu bağlanmışlardır. Bugün Kuzey Azerbaycan'dakiGence ve Berdaa bölgelerindeki Karaman ve Karamanlu şeklindeki yer adları bu kabileninhatıralarıdır.

5. Çakırlu (Çekirlü): Erdebil bölgesindeyurt tutmuş olan bu kabileyi Faruk Sümer Kürt menşeli göstermiş olmasına rağmen,Z. Velidî Togan'ın belirttiği üzere Kıpçak Türkleri'ndendir. Kıpçaklar, Gürcüler'inmüttefiki sıfatıyla Kafkaya'ya girmişler ve Tebriz çevresine yerleşmişlerdi. Dahasonra İslâmiyeti kabul eden Kıpçak Türkleri Şems'üd-din İl-deniz hükümdârlığındaAzerbaycan'da bir atabeylik vücuda getirmişlerdi. Kengerlü, Karabörk, Karapapah,Becenek, Koman, Komanlu, Çoruk, Çakır ve Çakırlu kabileleri işte bu Kıpçak Türkleri'ninbakiyeleriydiler.

6. Baharlu Kabilesi: Karakoyunlular'ınikinci derecede önemli kabilesiydi. Karakoyunlu kabilesi ile doğrudan akrabaydılar.Hemedân bölgesinde yurt tutmuş olan Baharlu kabilesi, Akkoyunlu hakimiyetinden sonra doğuyaçekilmiştir. Baharlu reislerinden Ali Şeker Bey'in ahfadından Bayram Han, Ekber Şah(1556-1605)'in yakın adamlarından idi. Ayrıca Dekken (Dahkân)'da Kutbşâhîlerdevletinin kurucusu olan Sultan Kulu (veya Kuli) de Karakoyunlular'dandı. Baharlu oymağındanbir grup bugün Kazvin'i batısındaki Hamse vilâyetinde yaşamaktadır.

7. Alpağut Kabilesi: Karakoyunlu oymaklarındanbirisi olup, Kara-Yusuf zamanında Hemedân bölgesi Alpağut Türkmenleri'nin elindeydi.Safavîler devrinde Azerbaycan'da Berdaa bölgesinde, Sa'd Çukuru ve Şirvan taraflarınayerleşmişlerdir.

Karakoyunlu Devleti (1365-1469)

İlhanlı hakimiyetinin iç kavgalar sonundayıkılmaya yüz tuttuğu sırada Karakoyunlular'ın Akkoyunlular ile birlikte tarihsahnesine çıktıklarını görüyoruz. İlhanlılar zamanında Doğu Anadolu, birisimerkezi Ahlat olmak üzere Van bölgesi eyâleti, diğeri merkezi Musul olmak üzereDiyarbakır, Mardin Musul bölgelerini kapsayan iki askerî bölgeye ayrılmıştı.Diyarbakır valisi Sutay (Ölm. 1332)'ın oğlu Hacı-Tugay ile diğer oğlu Barımbay'danolan torunu İbrahim-şâh, Sutay zamanında Musul'dan Erzurum'a kadar genişlemiş olaneyâleti ele geçirmek için birbirleriyle mücadeleye başladıklarında KarakoyunlularHacı-Tugay'ı, Akkoyunlular İbrahim-şâh'ı desteklemişlerdir.

Bu taht kavgasını Hacı-Tugaykaybetmiş ve 1343 yılında yeğeni tarafından öldürülmüştür. Bu mücadele sonundaKarakoyunlular, Musul, Van Gölü çevresi ve Erzurum'a, Akkoyunlular ise Diyarbakırçevresine hâkim olmuşlardır.

İbrahim-şâh'ın 1350 yılındaki ölümü ve yerine geçen yeğeni, Hacı-Tugay'ınoğlu Pîr Muhammed'in bir Türkmen emiri olan Hüseyin bey tarafından öldürülmesi ilebölgedeki Moğol hakimiyeti sona erdi. Bu tarihten itibaren başlayan Türkmenhakimiyeti, Hüseyin Bey'in 1351 tarihinde Karakoyunlu Bayram Hoca tarafındanöldürülmesiyle Karakoyunlu oymağı çevresinde şekillenmeye başladı.

Türkmenlerüzerinde Karakoyunlu oymağının hakimiyetini kuran Bayram Hoca'dan 1365 tarihine kadarkaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Ancak bu tarihlerde Türkmenler'in Doğu veGüneydoğu Anadolu, Musul ve çevresine tamamen hâkim oldukları daha sonraki olaylardananlaşılmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Azerbaycan'ın Türkmenleşmesi'ndebüyük rol oynayan Karakoyunlular, aynı zamanda yaptıkları başarılı mücadeleleriile de tarihe geçmişlerdir. Denilebilir ki, büyük bir cihangir olan Timur'a karşıböyle bir mukavemet gösteren başka bir topluluk çıkmamıştır.

1365-1469yılları arasında bir hakanlık haline gelen Karakoyunlular'ın belli başlıhükümdârları şunlardır:
1. Bayram Hoca (1365-1380?)
2. Kara Mehmed Bey Durmuş (1380-1389 Nisanı)
Bayram Hoca'nın oğlu veya kardeşinin oğlu olduğu konusunda bilgiler vardır. Kesinlikkazanmamıştır.
3. Kara Yusuf Bey Bahadır (Nisan 1389-13/11/1420). Kara Mehmed oğlu.
4. İskender Bey (13/11/1420-1/4/1437). Kara Yusuf oğlu.
5. Sultan Muzafferüddin Cihân Şâh (1/4/1437-11/11/1467). Kara Yusufoğlu.
6. Sultan Hasan Ali (11/11/1467-1469 Nisanı). Cihan-şâh oğlu.

Akkoyunlular 

Akkoyunlu oymağının Doğu Anadolu'ya geliş tarihihakkında güvenilir bilgiyi, Akkoyunlu hanedanının tarihi olan, Ebû Bekr-i Tihrânî'ninKitâb-ı Diyarbekriyye'sinde bulmak mümkündür. Devletin kurucusu Karayülük OsmanBey'i, Bayındır Han vâsıtasıyla 52. göbekte Oğuz Hân'a bağlayan yazar, oymağınilk önce XIII. asrın başlarında Doğu Anadolu'da göründüğünü, Moğol istilâsınakarşı koyduklarını, giderek Diyarbekir havâlisine hâkim olup, bu arada Trabzon RumDevleti'ne ve Gürcülere karşı da seferlere giriştiklerini kaydeder.

Akkoyunlu Kabilesinin Menşei ve Teşekkülü

Konar-göçer bir Türkmen topluluğu olanAkkoyunlular'ın adlarının besledikleri sürülerden verilmiş olması muhtemeldir.Çeşitli Farsça ve Arapça kaynaklar, Akkoyunlular'ın menşe'lerinden bilgivermeksizin, Selçuklu ve Artuklu beğlerinden olduklarını ifade etmelerine karşılıkyukarda zikredilen Akkoyunlu tarihi olan Kitab-ı Diyarbekriye'de Akkoyunlular Oğuz Hanneslinden gelmektedir denilmektedir.

Buna göre Oğuzlar'ın Bayındır boyunun bir oymağı olan Akkoyunlular'ın Peygamberdevrinde (VII. yüzyıl) Kıpçak ülkesine, oradan da Ârran Ovası'na geldiklerini,Selçuklular döneminde bu devletin hizmetine girdiklerini ve Diyarbakır bölgesininkendilerine ikta olarak verildiğini kaydetmektedir.

Oğuzlar'ınBayındır boyundan inen Akkoyunlular'ın tarihi 1300 yıllarından itibarenbilinmektedir. Akkoyunlular'dan bilinen ilk tarihi simâ Tur-Ali Bey'dir. Karakoyunludevletini yıkarak (1469) onun yerine büyük bir Türkmen devleti haline gelenAkkoyunlular'ın bu tarihe kadar başlarında bulunan reisleri şunlardır:

1. Tur-Ali Bey (?-1360): Babası AkkoyunluBeylerinden Pehlivan Bey'dir. Kendisine bağlı Türkmenler'le Diyarbakır'da yurttuttuğu bilinmektedir. İlhanlı Gazan Han (1248-1291)'a genç yaşta intisap ettiği veonun maiyetinde Suriye seferine katıldığı bilinmektedir.

2. Fahreddin Kutlu Bey (1360-1389):Babası Tur-Ali Bey'den sonra Akkoyunlular'ın reisliğine gelmiştir. Devri oldukçahareketli geçmiş, Sivas hakimi Kadı Burhaneddin, Trabzon Rum İmparatorluğu, MısırMemlûk Sultanlığı ve amansız rakipleri Karakoyunlular'la mücadele etmiştir. 1389yılında ölen Fahreddin Kutlu Bey'in mezarı Bayburt'un Sinor köyündedir.

3. Ahmed Bey (1389-1397): Fahreddin KutluBey'in oğludur. Babasının ölümü üzerine Akkoyunlular'ın reisliğinegetirilmiştir. Uzun süre Kadı Burhaneddin'in yüksek hakimiyetini kabul etmek zorundakalan Ahmed Bey, 1397 yılında onun tarafından öldürülmüştür.

4. Fahrüddin/Bahaüddin Kara-YülükOsman Bey (1397-1435): Akkoyunlular'ın Doğu Anadolu'da hakimiyetini perçinleyenreisleridir. Fahreddin Kutlu Bey'in oğullarındandır. Rakipleri ve ağabeyi Ahmed Bey'iöldürten Kadı Burhaneddin'i mağlûp ve katletmiş, daha sonra KarakoyunluKara-Yusuf'la Türkmenler üzerindeki hakimiyet ve Doğu-Güneydoğu Anadolu'yu elde etmekiçin amansız bir mücadeleye girmiştir.

5. Celâlüddin Ali Bey (1435-1438): Kara-Yülük Osman Bey'in veliaht tayin ettiği oğlu olup, babasının yerine Akkoyunlu reisliğine getirilmiştir.

6. Nurüddin Hamza Bey (1438-1444): Kara-Yülük Osman Bey'in diğer oğludur.

7. Cihangir Bey (15/10/1444-1453): Celâlüddin Ali Bey'in oğludur. Hakim olduğu Urfa'dan hareketle Akkoyunlu beyliğini tekrar toplamayı başarmıştı.

8. Nusretüddin Ebû-Nasr Uzun Hasan Bey (1435-6/1/1478): Akkoyunlular'ı bir devlet haline yükselten, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey olmuştur.

Karakoyunlular'ın büyük hükümdârı Cihân-şâh'ı (1467), Türkistan hükümdârı Ebu Said'i (1469) ortadan kaldırarak bütün İran'a, Irak'a, Kafkasya'ya ve Doğu Anadolu'ya sahip oldu.

Batı Anadolu'ya doğru olan hedefi Osmanlı hükümdârı Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) karşısında aldığı Otlukbeli (11 Ağustos 1473) yenilgisi ile neticesiz kaldı. Bu yenilgiye rağmen ayakta kalmayı başaran Uzun Hasan, Orta ve Batı Anadolu'dan tamamen elini çekmekle beraber Tebriz taht merkezi olmak üzere diğer Akkoyunlu topraklarını elinden bırakmadı.

1478 yılında vefat eden Uzun Hasan, büyük devlet adamlığı vasfı yanında memlekette uzun süreden beri ihmal edilmiş olan imâr faaliyetlerine hız verdi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu harap eden aşiret kavgalarına, mera, otlak anlaşmazlıklarına son verebilmek için birçok kanunlar düzenledi. Bu kanunlar uzun süre bölgede "Hasan Padişah Kanunları" olarak anılagelmiştir. Osmanlılar dahi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini ele geçirdikleri zaman bu kanunlarda çok az değişiklikler yaparak yürürlükte bırakmışlardır.

9. Sultan Halil (6/1/1478-24/12/1490):Uzun Hasan Bey oğlu.

10. Sultan Yâkub (15/7/1478-24/12/1490): Uzun Hasan Bey'in diğer oğlu olup, son dirayetli Akkoyunlu hükümdârıdır. Ölümünden sonra devlet inkırâza yüz tutmuştur.

Sultan Yakub'dan sonra sırasıyla Sultan Baysungur (24/12/1490-1492 Mayıs), Sultan Rüstem (Mayıs 1492-1496 yılı başı), Sultan Dâmâd/Ahmed Göde/(1496 başı-1498), Sultan Mehmed (1498-1500), Sultan Elvend (1500-1504), Sultan Murad (1504-1508) hükümdârlık yapmışlardır. Akkoyunlu devletine diğer bir Türk teşekkülü olan Safevî hanedanı son vermiştir.

Akkoyunlu Siyasî Teşkilâtını Meydana Getiren Türkmen Boyları

1. Bayındır Boyu:

Akkoyunlu hanedânının çıktığı Oğuz topluluğudur.

2. Pürnek (veya Pornak) Kabilesi:
Akkoyunlular'ın güçlü bir oymağı idi. Halen günümüzde Selim'in kuzeyindevarlıkları görülmektedir. Bu adda bir de köy vardır.

3. Musullu Kabilesi:
Akkoyunlular'ın güçlü oymaklarının ikincisidir.

4. Hamza-Hacılu, Kara-hacılu, İzzedin Hacılukabileleri:
Bunlar ikinci derecedeki oymaklardır.

5. Emîrlü,

6. Halep Türkmenleri:
Bunların büyük bölümünü Afşar Türkmenleri teşkil etmekteydi. Bunlararasında da bilhassa Mansûr Bey'e bağlı Afşarlar, Kutbegilüler adı verilen Afşartopluluğu ile Bayatlar'ı zikretmek gerekir.

Akkoyunlular güçlendikçekonfederasyona çeşitli Türkmen toplulukları da katılmışlardır. Bunlar arasındaDulkadırlu ulusu, Çepniler, Ağaçeriler, Kaçar, Döğer topluluklarını sayabiliriz.

Siyâsî bir birlik kurmadanönce bunlar güneyde Urfa ve Mardin, kuzeyde Bayburt olmak üzere Fırat ve Diclehavâlisinde yaylayıp, kışlayarak dolaşmakta idiler. En büyük rakipleri olanKarakoyunlu Türkmenleriyle amansız mücadeleleri, hem tarafların ağır kayıplarvermesine hem de bulundukları bölgelerin harap olmasına sebep olmuştur.

İlhanlılarınyıkılmasından sonra, onun enkazı üzerinde birbirleriyle mücâdele eden Celâyir,Çoban ve Sutay hanedanlarının kavgalarına katılan bu iki oymaktan KarakoyunlularCelâyirlilerin, Akkoyunlular ise, bu ailenin rakipi olup, Musul ve Diyarbekirbölgelerinde hüküm süren Sutayoğullarının hizmetine girmişlerdi.

Bu sonucu hanedan OrtaAnadolu'ya çekilmek zorunda kalınca, Akkoyunlular Mardin'de hüküm sürenArtukoğulları ile işbirliği yapmış ve Diyarbakır havâlisindeki bazı şehir vekalelere hâkim olmuşlardı. Böylece Akkoyunlu oymağı yavaş yavaş kuvvetlenmeye vediğer boy ve oymakları kendisine bağlayarak bir ulus hâline gelmeye başlıyordu.Bunlara katılan boy ve oymaklar kendi adlarını korumakla birlikte hep Akkoyunluoldular.

Diyarbakır bölgesini yurd edinen Akkoyunluların reisi Tur Ali Bey 1340-1341 ve 1343'te Trabzon-Rum Devleti'ne ve hatta başkentine hücum etmiş, 1348'de Bayburt ve Erzincan emîrleriyle tekrar Trabzon üzerine yürümüş ise de, başarı kazanamamıştı. Trabzon imparatoru III. Aleksios, bu müttefik Türk beyleri içinde en kuvvetlisi olan Tur Ali Bey'i kazanmak ve böylece diğerlerinin hücumunu önlemek emeliyle kız kardeşi Maria Despina'yı bu beyin oğlu olan Kutlu Bey ile evlendirdi (1352/1352).

Akkoyunlu Devleti'nin kurucusu Kara-yülük Osman Bey'in annesi işte bu prensestir. Muhtemelen 1363'e doğru babasının yerine geçen Kutlu Bey 1365'te karısın Despina ile, Aleksios'u ziyaret için Trabzon'a gitmiş, aynı yıl imparator bu ziyareti iâde etmiştir. Kutlu Bey'in oğlu Kara-yülük Osman Bey de Aleksios'un kızlarından birisiyle evlenmiştir.

Kutlu Bey, XIV. yüzyılın ikinci yarısında Doğu Anadolu'da sürüp giden emîrlik kavgalarının çoğuna katılarak menfaat karşılığı, beylik iddiasında bulunanlara hizmet etmiştir. Hâkimi Pîr Hüseyin'in ölümü üzerine (1378) Erzincan'ı ele geçiren Mutahharten, aynı yıl Sivas hükümdarının burasını zabta teşebbüsü üzerine, Akkoyunlulardan yardım istedi. Kutlu Bey'in oğullarından birisinin kumandasındaki Akkoyunlu ordusu, üzerine gönderilen Sivas kuvvetlerini mağlûp etti.

Kutlu Bey oğlu Ahmed Bey, Kadı Burhâneddîn'in Sivas'ta hükümdarlığını ilân etmesinden (1381) sonra, Sivas üzerine yürüyerek şehri müdafaaya memur edilen Emîr Yusuf Çelebi'yi mağlûp ve katletmesine rağmen, burayı ele geçirememiştir. Ancak altı yıl sonra, Kutlu Bey oğulları Kadı Burhaneddin'e sığınarak, hareketlerinden dolayı bağışlanmalarını istediler; ricâlarının kabûlü üzerine de küçük kardeşleri Kara-yülük Osman Bey'i rehin bırakarak ayrıldılar. Diğer bir rivayete göre, cesaret ve şöhretini kıskanan kardeşlerinin kendisine bir kötülük yapmalarından çekinen Kara-yülük onlardan ayrılarak Kadı Burhaneddin'in hizmetine girmiştir.

Kutlu Bey 1389 sıralarında ölerek, Bayburt'un bir köyünde gömülmüştür. Onun dört oğlu (Hüseyin, Ahmed, Pîr Ali ve Kara-yülük) bilinmektedir.

Başlangıçta Kadı Burhaneddinle Kara-yülük Osman Bey çok iyi iki dost iken aslının ne olduğu bilinmeyen bir sebepten dolayı araları açıldı. Şeyh Müeyyid'in öldürülmesi hadisesi ise bu husumetin görünen sebebi idi.

Burhaneddin'den ayrılan Karayülük onun tarafından tâkip edildi. Maiyetinde sâdece altıyüz süvâri bulunan Karayülük, Burhaneddin'in yirmi bin kişilik kuvvetini hezîmete uğratarak onu esir edip öldürttü (Temmuz 1398) ve Sivas'ı muhasara ederek şehrin teslimini istedi. Babası Burhaneddin'in yerine Sivas hükümdarı olan Alâeddin Ali Çelebi, Kara-yülük'e karşı kayın-pederi olan Kara Tatar beyinden yardım istedi ise de, Karakoyunlular bunları mağlûp ederek, şehri kuşattılar.

Âciz kalan Sivas halkı, Türkmenlerin eline geçerek tahrip edileceğinden korktuklarından, şehri Osmanlı hükümdarına teklif ettiler. Bunun üzerine I. Bayezid, büyük oğlu Süleyman Çelebi kumandasında kalabalık bir orduyu Sivas üzerine gönderdi. Kara-yülük mağlûp edilerek, Sivas ve Kadı Burhaneddin'in ülkesinin mühim bir kısmı Osmanlılar eline geçti.

Sivas'ı almaktan ümidini kesen Kara-yülük Osman Bey, evvelce Akkoyunluların düşmanı ve Karakoyunluların müttefiki bulunan, fakat Kadı Burhaneddin'i ortadan kaldırdığı için bu defa kendisine hürmet gösteren Mutahharten ile birleşti.

Timur'un Anadolu'ya yürüyüşünde, Kara-yülük, onun ordusuna öncülük yapmış, Sivas'ın ve Elbistan ile Malatya'nın zabtında hazır bulunmuştur. Timur, Osmanlılardan aldığı Malatya'yı Kara-yülük'e vermiştir. Timur'un Suriye seferinde Osman Bey ve oğulları da hazır bulunarak yararlıklar gösterdiler. Bu seferden dönüşünde Mardin'i kuşatan Timur, çok geçmeden Irak üzerine yürüyünce, şehrin muhasarasını Karayülük'e bıraktı ve ona ayrıca Diyarbakır'i verdi.

Mardin'i zabteden Karayülük, oğlu vasıtasıyla Hasankeyf hâkimini kendisine itaate, vergi ve asker vermeye mecbur etti.

Timur'un 804/1402'deki ikinci Anadolu seferine kardeşleriyle birlikte katılan Karayülük, Ankara Savaş'ında Osmanlı sol kanadının bozulmasında büyük rol oynamıştır. Kışı kendisi ile birlikte Anadolu'da geçiren Karayülük'e ayrılması sırasında Timur, bütün Diyarbakır gölgesini beyliğini vermiştir. Diyarbakır'a gelen ve artık ağabeylerinin emri altındaki diğer Akkoyunlu cemaâtini de idâresi altında toplanmayı başaran Karayülük Osman Bey, Akkoyunlu Devleti'ni kurdu.

Karayülük Timur'un ayrılmasından sonra Doğu Anadolu'da siyasi bir birliğin olmamasından faydalanarak Urfa, Kemah, Erzincan, Harput, Erzurum ve uzun mücâdelelerden sonra Mardin'i zabtetmiş ve Çoruh havzasına hâkim olmuştur. Amansız rakibi Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf yaptığı ilk savaşı (1409) kaybetmişse de 1417'deki ikinci savaşta taraflar birbirlerine karşı üstünlük sağlayamamışlar ve Mumlûk tehdidi karşısında anlaşmaya varmışlardı. Muhtemelen Şahruh'un tahriki ile Kara-yülük, Cemaziyeahir Temmuz 1418'de çareyi yağmalayarak Mardin'i kuşattı. Fakat Kara Yusuf'un Akkoyunlular üzerine yürüdüğünü haber alan Karayülük, Diyarbakır'a doğru çekilirken Kara Yusuf tarafından mağlûp edildi.

Kara Yusuf'un ölümünden (1420) sonra yerine geçen İskender Bey zamanında, bu iki Türkmen devleti arasındaki mücâdeleler daha da şiddetlenerek devam etti. Rebiülevvel Mart 1421'de yine Mardin'i kuşatan Kara-yülük, İskender Bey tarafından mağlûp edildi. Tek başına Karakoyunlularla başa çıkamayan Osman Bey, Şahruh'un Karakoyunlulara karşı yaptığı Eleşkirt (1421) ve Selmas (1429) savaşlarında onun yanında yer aldı. Şahruh'a karşı başarı kazanamayan İskender Bey ise, Osmanlı hüküdarı II. Murad'a sığınmak üzere Tebriz'den Erzurum'a giderken, Şahruh'un talimatıyla Kara-yülük tarafından yolu kesildi. Hasmının geçiş izni vermemesi üzerine savaşmak zorunda kalan İskender Bey, kuvvetlerinin azlığına rağmen, galip geldi (Eylül 1435). Karayülük ile iki oğlu ve bazı Akkoyunlu beyleri savaşta ölenler arasında idi.

Karayülük Osman Bey'in ölümünden sonra oğulları iktidar mücâdelesine giriştilerse de, bunlardan veliaht olan Ali Bey, hem Şahruh, hem de Memlûk sultanından beylik menşuru aldı. Bir taraftan Karakoyunlu taarruzlarını durdurmaya çalışırken, diğer taraftan kardeşi Mardin valisi Hamza Bey ile mücâdele eden Ali Bey, iki kuvvetle birden başa çıkamayacağını anlayınca, II. Murad ile Memluk sultanından yardım istedi. Bir ara Melûklerden destek gördü ise de, Osmanlılardan umduğu yardımın gelmemesi üzerine ümitsizliğe düşerek, Suriye'ye çekildi. Böylece Akkoyunlu beyiği, Kara Yusuf'un oğlu İspend'e galebe etmiş olan, kardeşi Hamza Bey'in eline geçti (1438).

Kardeşlerini ve yeğenlerini itaat altına alan ve Memlûk sultanı tarafından tanınan Hamza Bey, Akkoyunlu birliğini yeniden kurmaya çalıştı. Hamza Bey ölünce (848/1444), kardeşi Ali Bey'in oğlu Cihangir, beyliğin başına geçti ise de, kendisine karşı olan hanedan mensuplarından bazıları, Karakoyunlu Cihan-şâh'tan yardım istedirler. Bu arada Karakoyunlu şehzâdelerden Elvend'in Cihangir'e sığınması iki devlet arasındaki gerginliği artırdı ve Karakoyunlular 1450'de Erzincan'ı kuşatıp teslim aldılar.

Fakat Cihangir'in Elvend'i vermemekte direnmesi, Malatya, Urfa ve Mardin'in Karakoyunlular'ın eline geçmesine yol açtı. Cihangir, annesi Sara Hâtûn'u Memlûk sultanına göndererek yardım veya hiç olmazsa sulha aracı olmasını istedi ise de bu yardım gelmedi. Bunun üzerine Akkoyunlular kendi kuvvetleriyle Urfa ve Mardin'i geri aldılar (1451). Ergani'de Cihangir'in küçük kardeşi Uzun Hasan Bey kuvvet toplayarak, Urfa yakınlarında Karakoyunluları bozguna uğrattı. Fakat taraflar arasındaki çatışma kesin bir neticeye varamadı.

Cihan-şâh oğlu Muhammed Mirza kumandasında büyük bir ordu gönderince, Cihangir Diyarbakır surları içine kapandı. Uzun Hasan kardeşinin yardımına geldi ise de, bütün yıl süren çatışmalar neticesiz kaldı. Nihayet Timurlulardan Baysungur oğlu Sultan Bubur'un, Rey'e geldiğini duyan Cihan-şâh, Cihangir'e elçi göndererek barış teklif etti; hatta Cihangir'in kızını oğlu M. Mirza'ya isteyerek iki ulus arasındaki düşmanlığı kaldırmaya çalıştı.

Cihangir, bütün bu kötü şartlara rağmen, dedesi Kara-yülük'ün idaresi altındaki memleketleri bir araya toplamağa çalışmış ve bunda da bir dereceye kadar başarılı olmuştu. Mücâdeleler sırasında Cihangir'in en büyük yardımcısı kardeşi Uzun Hasan Bey idi.
Karakoyunlularla yapılan mücadelede Cihangir'in en büyük desteği olan Uzun Hasan Bey, 1453'te ânî bir saldırı ile Diyarbakır'ı ele geçirip, kardeşleri Cihangir ve Üveys'i ard arda yenerek, bunlara yardıma gelen Karakoyunluları da perişan etti (1457). Bu başarısından sonra kardeşleri ona tâbi oldukları gibi, Uzun Hasan aynı yılda Hısn Keyfâ'daki Eyyûbî hükümetini de ortadan kaldırdı.

Ertesi sene Karamanoğlu ülkesine saldıran Dulkadır-oğlu Arslan Bey'i geri çekilmek zorunda bıraktı. Uzun Hasan, 1459'da Gürcistan'da birkaç kaleyi zabt ile Selçuklu soyundan geldiklerini iddia eden Eğil beylerinin hâkimiyetine son verdi. O, daha önce Karakoyunluların ele geçerdikleri yerleri geri aldığı gibi, Şebinkarahisar ve Koyulhisar'ı da zabtederek Osmanlı ülkesine akınlara başladı.

Ülkesi Osmanlıların eline geçen Candaroğlu Kızıl Ahmed'in Uzun Hasan'a sığınması ve II. Mehmed'in Trabzon'u fethetmek için harekete geçmesi üzerine, İmparator IV. İoannes'in kızı ile evli olmasından dolayı Trabzon Devleti üzerinde Uzun Hasan'ın hak iddiasında bulunması sebebiyle, Akkoyunlularla Osmanlılar arasındaki münasebet gerginleşti. Trabzon üzerine yürüyen Osmanlı ordusunu önlemek için gönderdiği kuvvetler Gedik Ahmed Paşa'ya gelince, Uzun Hasan, annesi Sara Hâtûn'u Fatih'e yollayarak, Osmanlı ordusunun geri dönmesini istediyse de, bu kabûl edilmedi. Osmanlılar Trabzon'u zabtedip bu devlete son verdiler (1461). Ancak ele geçen hazinenin bir kısmı karısı için ayrılarak Uzun Hasan'a gönderildi.

Batıdaki meşguliyetinden sıyrıldıktan sonra Uzun Hasan, 1462, 1472 ve 1477 yıllarında Gürcistan'a karşı akınlar yapmış, bazı kaleleri zabt ve tahrip etmiştir. Kendisini git gide daha kuvvetli gören Uzun Hasan zayıf komşularının iç işlerine karışmaya başladı. Karaman beyi İbrahim Bey'in ölümü üzerine veliahtı İshak Bey'in hükümdar olmasını temin eden Uzun Hasan, 1472'de İç Anadolu'ya gönderdiği kuvvetlerle, Tokat, Kayseri ve Hamideli taraflarını ele geçirdi.

Bir ara Akkoyunlu ordusu, Karaman-oğullarından Pîr Ahmed ve Kasım Beyler ile birlikte Konya'yı zabtetmeye kalkmışsa da, şehir halkının Osmanlılara sadık kalması neticesinde, bir başarı sağlayamadıkları gibi, Beyşehir civarında şehzâde Mustafa kuvvetlerine mağlûp olmuşlardır. Pir Ahmed Bey ülkesine tekrar sahip olmak için yanına sığınmış bulunduğu Uzun Hasan'ı devamlı olarak Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttı.

Akkoyunlu beyliğini büyük bir devlet hâline getiren Uzun Hasan, devrinin tarihçilerine göre, uzun boylu, zekî, mâkul, karar sahibi, cesur, âdil, iyi ahlâklı, âlimlerin ve san'atkârların koruyucusu bir hükümdar idi. Ancak içkiye düşkünlüğü, onun zayıf tarafıydı. Tebriz'de muhteşem bir saray meydana getiren Uzun Hasan, birçok ilim ve hayır müesseselerinin de kurucusudur. İdârî ve askerî teşkilâtta Osmanlı Devleti'ni örnek alarak Akkoyunlu Devleti'ni teşkilâtlandırmaya çalışmıştır.

Uzun Hasan'ın ölümü ile Akkoyunlu devleti eski kuvvet ve kudretini kaybetmiş, memleketin her tarafında hanedana mensup şehzâdeler ile taraftarları beyler, merkezî otoriteyi dinlememeye başlamışlardır. Annesi Selçuk-şâh Begüm'ün gayreti ile saltanatı ele geçirmeye muvaffak olan Halîl Sultan, kardeşi Maksud Bey'i öldürtünce, aleyhinde isyanlar çıktı. Halîl Sultan, her ne kadar amcası Cihangir'in oğulları Murad ve İbrahim Beylerin isyanlarını bastırdı ise de, Diyarbakır valisi olan kardeşi Yakup Bey tarafından, saltanatının altıncı ayında öldürüldü.

Babasının emîrlerini yanında tutmasını bilen yeni hükümdar Sultan Yakub, hükümdarlığının ilk yılında kardeşi Sultan Halîl'in oğlu Elvend Bey ile Kara-yülük'ün oğullarından Şeyh Hasan'ın oğlu Köse Hacı Bey'in Şîrâz ve Isfahan'da çıkarttığı isyanları kolaylıkla bastırdı. 1480'de Memlûk sultanının gönderdiği kuvvetleri, beyleri idaresindeki ordusuyla bozguna uğrattı. Hattâ Mısır ordusu kumandanı Şeybeg bu savaşta öldürüldü. Sultan Yakub, iç karışıklıkları bastırdıktan sonra 1482'de Gürcistan seferine çıkarak Ahıska dâhil olmak üzere birçok kaleleri ele geçirdi. Bu tarihten sonra daha ziyade memleketini imâr için gayret sarfeden Yakub, babası gibi âlim ve san'atkârları korumuş, hattâ kendisi de Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Onun genç yaşta vefatı (1490), Akkoyunlu devletinin çözülmesine yol açmıştır.

Bazı boy beyleri Yakub'un çocuk yaşta olan oğlundan Baysungur'u hükümdar ilân ettiler. Diğer şehzâdelerin hükümdarlık iddaları kısa zamanda bertaraf edildi. Baysungur'un atabegi Sûfî Halîl, Akkoyunlu şehzâdelerinin bir kısmı ile kendisine rakip saydığı bazı beyleri öldürterek, devlete hâkim oldu ise de, onun tahakkümünden bıkan beylerin birçoğu Diyarbakır valisi Süleymân Biçen ile birleşerek onu mağlûp ve katlettiler. Bundan sonra Süleymân, hükümdarın atabegi olarak idâreye hâkim oldu ise de kısa bir süre sonra, bir kısım beyler Alıncak kalesinde mahpus bulunan Rüstem Bey'i hükümdar ilân ederek, Süleyman'ı mağlûp ettiler.

Böylece kardeşleri ile birlikte, Şirvan hâkimi olan dedesi Ferruhyesar'a sığınmak zorunda kalan Baysungur'un saltanatı sadece bir sene sürmüştür.Rüstem Bey'in 1492'den başlayarak beş sene süren iktidar devri karışıklıklar içinde geçmiştir. Baysungur ile kardeşi Hasan'ı bertaraf ettikten sonra, Isfahan ve Gîlân'da çıkan isyanları bastırmış; Karakoyunlu boylarını kendilerin mürid yapıp, ayrı bir devlet kurmak isteyen Erbil Şeyhi Haydar'ın oğlu Ali'yi mağlûp ederek öldürtmüştür.

Ancak kısa bir zaman sonra, beylerinin hıyanetine uğrayan Rüstem Bey, İstanbul'un oğlu Uğurlu Mehmed'in oğlu ve II. Bayezid'in damadı Göde Ahmed Bey tarafından yenilerek katledildi (1496). Osmanlı idârî sistemini tatbike kalkışan Ahmed Bey, iç karışıklıkların başlıca sebebi olan Akkoyunlu ileri gelenlerini öldürtmeye başlayınca, boy beyleri ayaklanarak onu katlettiler. Saltanatı ancak bir yıl süren Ahmed Bey'in öldürülmesinden sonra Akkoyunlu devletindeki iç karışıklıklar daha çoğaldı. Uzun Hasan'ın oğlu Yusuf'un iki oğlu Elvend ve Mehmed ile Sultan Yakub'un oğlu Murad Bey, birbirlerine rakip olan beyler tarafından muhtelif yerlerde hükümdar ilân edildiler. Saltanat mücadelesinde Mehmed Bey hayatını kaybetti. Nihâyet Akkoyunlu ülkesi Elvend ve Murad Bey arasında bölüşüldü (1501).

Akkoyunlu devleti dağılmaya yüz tuttuğu sıralarda, Safevîler Azerbaycan'da bir siyâsî kuvvet olarak ortaya çıkıyordu. Şeyh Haydar'ın oğlu Ali'nin katlinden sonra Safevî tarikatı şeyhliğine getirilen diğer oğlu İsmail, Karakoyunlu ulusuna mensup iken, bu devletin yıkılması üzerine, Akkoyunlu kabîle federasyonuna katılmayan veya katılıp da onunla anlaşamayan boy ve oymaklar ile, iç haberler sonucunda başdaki hükümdara karşı olan veya iç karışıklıkların verdiği perişanlıktan muzdarip bulunanları etrafında toplamayı başarmış, ajanları vasıtasıyla yaptığı kesif propaganda ile de nüfuzunu Anadolu içlerine kadar yaymıştı.

Kendisini askerî bakımdan kuvvetli hissedince de, önce Erran ve Şirvan bölgelerinin bir kısmını zabtettikten sonra Azerbaycan üzerine yürüyüp, Elvend Bey'i mağlûp ederek Diyarbakır'a kaçmak mecburiyetinde bırkatı ve (1503), Akkoyunlu devletinin bütün arazisini ele geçirdi.

Elvend Bey'in ölümü (1504) üzerine Diyarbakır'daki Akkoyunlu beyleri tarafından Akkoyunlu tahtına çağrılan Göde Ahmed'in oğlu Zeynel, uzun zaman Diyarbakır valisi olan Emîr Bey Musullu ile diğer bazı beyleri hapsetti. Hasankeyf ele geçirip Urfa'ya da hâkim olmaya çalışırken, hapisten kurtulan Emîr Bey Musullu ve taraftarlarına yenilerek esir düştü. Emîr Bey Musullu, Elbistan'a kadar gelmiş olan Şah İsamil'e itaat ettiği gibi, Akkoyunlulara karşı derin bir kin duyan Safevî hükümdarı da Akkoyunlu hanedanı mensuplarından eline geçenleri öldürmekten geri durmuyordu.

Bu yüzden canını kurtaran hanedan mensupları Mısır'a Osmanlı ülekesine ve Dulkadır-oğlu'na sığınıyorlardı. Çaldıran seferinde Sutlan Selim'in maiyetinde Akkoyunlu hanedan mensupları da bulunuyordu. Akkoyunlu devletinin yıkılmasından sonra, Anadolu'da yaşayışlarına devam eden Akkoyunlu ulusu, görünüşte Osmanlı Devleti'ne bağlı olmakla beraber, XVI. yüzyıldan başlayarak Celâlî isyanlarına geniş ölçüde katılmışlardır.

Uzun Hasan'ın doğudaki haretkâtına gelince, Akkoyunluların kuvvetlenmesi ezelî rakipleri Karakoyunluları kuşkulandırmış ve Cihan-şâh, 1467 ilkbaharında Uzun Hasan'ı ezmek üzere Tebriz'den yola çıkmıştı. Ancak Akkoyunlu hükümdarı itaat mektupları göndererek, onu oyalamayı başardı; neticede kışın yaklaşması üzerine Cihan-şâh bir kısım kuvvetlerini dağıtarak Muş'tan geri çekilmek üzere iken, Uzun Hasan, ansızın hücum ile Karakoyunluları mağlûp (11 Kasım 1467), Cihan-şâh'ı esir, sonra da idâm etti.

Cihan-şâh'ın yerine geçen oğlu Hasan Ali, derme-çatma kuvvetlerle ertesi yıl baharında Akkoyunlularla giriştiği savaşı kaybedince, Timurlulardan Ebû Sa'îd'e başvurarak, onu Irak ve İran'ı zabta teşvik itmişti. Mart 1468'de Herat'dan hareket eden Ebû Saîd Serahs ve Nîşâbûr üzerinden Meşhed'e gelince, Uzun Hasan, Ebû Saîd'e elçiler göndererek sulh teklifinde bulundu ise de bir netice alamadı. Ebû Saîd'in Bistâm ve Rey'den geçerek Sultâniye'ye gelmesi üzerine, Uzun Hasan, hala Karakoyunluların elinde bulunan Tebriz'i zabtetmekten vazgeçerek Karabağ kışlağına çekildi. Ancak kumandanlarının teşviki ile Karabağ üzerine yürüyen Ebû Saîd, Mahmud-âbâd civarında Uzun Hasan'a yenilmiş ve kaçarken yakalanarak idâm edilmiştir.

Hemedan'a çekilen Hasan Ali ise, 1469 nisanında Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed tarafından öldürülmüştür. Böylece Azerbaycan ve İran'ın zengin bölgelerini ele geçiren Uzun Hasan, hükûmet merkezini Tebriz'e nakletmiştir.

İran Doğu Anadolu ve Irak'ı içine alan kuvvetli bir devlet kurmayı başaran Uzun Hasan, Mısır ve Osmanlı memleketlerini almak düşüncesiyle Venedik'e Hacı Mehmed adına bir elçi göndererek (1472), Osmanlılara karşı bir ittifak teklifinde bulunmuştur. Venedik Cumhuriyeti bunu kabûl ederek bazı ateşli silahlarla birlikte elçiyi Tebriz'e yolladı ise de, bu temastan iki devlet de umduklarını bulamadı.

Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan'ın düşmanca tavrı karşısında bir taraftan sefer hazırlığı ile uğraşırken, diğer taraftan da bir Venedik hücumunu önlemek üzere onlara sulh teklif etti. Ancak Venedik, Eğriboz adasının geri verilmesini isteyince, görüşmeler kesildi. 1472 kışını hazırlıklarla geçiren Fâtih, Uzun Hasan'dan gelen bir mektuba verdiği cevapta "Bâdemâ elçimiz yok ve lâfımız kılıçtır" diyerek, artık savaşa karar verdiğini açıklıyordu. Osmanlı ordusu 1473 Martında padişahın kumandasında Üsküdar'dan doğuya doğru yola çıktı.

Uzun Hasan, Fâtih'in Erzincan'a geldiğini haber alınca, Tebriz'den yetmiş bin kişilik bir kuvvetle hareket etti. İki tarafın öncü birliklerinin Tercan yakınlarındaki çarpışmasında Akkoyunlular üstünlük sağladılar. Hattâ Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed Bey, Rumeli beylerbeyi Has Murad Paşa'yı pusuya düşürerek askerlerinin çoğuyla beraber kılıçtan geçirdi. Bunun üzerine Bayburt'a doğru çekilen Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın aldığı tertibat neticesinde, Otlukbeli'nde savaşı kabule mecbur oldu (11 Ağustos 1473). Bu savaşta Osmanlı ateşli silahlarının Akkoyunlu hükümdarı üzerine teksifi Uzun Hasan'ın daha fazla dayanmasını engelleyip, kaçmasına sebep oldu. Osmanlıların eline bol miktarda esir ve ganimet geçti.

Yalnız siyâsî itibârını kaybetmekle kalmayıp, toprak ve askerî güç bakımından da büyük zararlara uğrayan Uzun Hasan, yine de askerî faaliyetlerine devam etmiş ise de, dördüncü Gürcistan seferi (1477) dönüşünde hastalanmış ve 6 Ocak 1478'de Tebriz'de ölerek Nasıriye medresesine gömülmüştür.

Karakoyunluları ortadan kaldırdıktan sonra Osmanlılarla aralarının açılması ve Venediklilerle temasları, Akkoyunluları Akdeniz'e kadar inmeye zorlayınca, Memlûklerle olan dostluk münâsebetleri bozulmuştur. Uzun Hasan'ın bu maksatla yaptığı Suriye seferi (1472) başarısızlıkla son bulunca, Fırat, Memlûklerle Akkoyunlular arasında hudut olarak kalmıştır. Uzun Hasan'ın Otlukbeli'nde Osmanlılara yenilmesine rağmen, Memlûkler Akkoyunlulardan çekiniyorlardı.

Kara-yülük daha sonra Berkuk'a başvurarak, Memlûklerin hizmetine girdi. Ancak Berkuk'un ölümü üzerine Mısır'da karışıklıkların tehlikeli bir hâl alması ve Yıldırım Bayezid'in Suriye'ye doğru yürüyüşe hazırlanması, Kara-yülük'ün Memlûklerden yüz çevirerek, Mutahharten'in aracılığı ile 1399'da Karabağ'da kışlayan Timur'un yanına gidip, onun hizmetine girmesiyle neticelendi (1400'de).

 
  ☆ TÜRK TİM ☆
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TÜRK TİM
  Reklam
Bugün 6 ziyaretçi (7 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=